14.12.10

Gerda Taro - Hayatı ve Fotoğrafları

Tüneldeki Robinson Cruisoe Kitabevi'ni çok severim. En sevdiğim fotoğraf albümlerini ordan almışımdır şimdiye kadar. Her seferinde aklımda başka bir kitap alma isteğiyle girerim Robinson'a, daha istediğim kitabı aramaya başlamadan bir fotoğraf albümü görür, ona tutulur, etiketinde fiyatı görünce de dilim tutulur ama içimdeki dürtüyü susturamaz, parayı verir, pek mutlu mesut ayrılırım oradan.
Yine öyle oldu, uzun zamandır aradığım bir roman vardı, hazır oradayken alayım dedim ve girdim, ben daha kitaplara bakmaya başlamadan Gerda Taro'nun tam arşivlik bir albümünü gördüm. Yüzümün ifadesine şaşıran görevli sanırım Gerda Taro'yu canlı gördüm zannetti. En az onu canlı görmüş kadar sevindim bu muhteşem kitabı elime alınca. Yine çıktım Robinson'dan pek mutlu mesut, elimdeki poşette Gerda'nın varlığını hissederek. Madem kitabı aldım, hakkını vereyim o zaman diyerek, Gerda'nın biyografisini hazırlamaya karar verdim. Robert Capa'nın hayat hikayesini hazırlarken aşina olduğum, Capa'nın biricik aşkı bu kadına ben de birkez daha hayran kaldım, onun gibi aşık oldum cesaretine. Keşke daha uzun yaşasaydı, kısacık hayatına sığdırdığı fotoğraflara daha fazla ekleyebilseydi, eminim gelmiş geçmiş en iyi kadın fotoğrafçı olurdu. Şimdi fotoğrafları eşliğinde hayat hikayesine geçelim o zaman:
Fotoğrafları bu albümden taradım, yazılar içinse yine albümün içindeki Irme Schaber ve Richard Whelan tarafından hazırlanmış yazılardan ve yine Richard Whelan'ın yazdığı Robert Capa'nın biyografi kitabından yararlandım.

Gerda Taro (1911-1937)

Gerda, Stuttgart, 1927
Gerda Taro gerçek adıyla Gerta Pohorylle 1 Ağustos 1911’de Almanya Sttutgard’da doğdu. Yugoslav yahudisi olan ailesi Doğu Galiçya’dan Almanya’ya henüz göç etmişti. Eğitimini tamamlamak için İsviçre yatılı okulunda 1 sene geçirdikten sonra Sttutgart’taki işletme okuluna katıldı ve üçüncü dili için İspanyolcayı seçti. Onyedi yaşındayken ailesiyle birlikte Liepzig’e yerleştiler, bir Yugoslav yahudisi olan babası burada yumurta ve sebze toptancılığına başlamıştı. Gerta burada ticaret lisesine gitti, sekreterlik öğrendi, Rus sevgilisi sayesinde solcu politikalarla ilgilenmeye başladı. Gerta’nın ondan küçük iki erkek kardeşi vardı, Mart 1933’te birgün kardeşleri Karl ve Oskar Pohorylle Leipzig’te bir dükkanın çatısından Anti-Hitler broşürlerini sokağa savurdular. Yapılan SA baskını sonucu kardeşler saklanmayı başarırken Gerta yakalandı ve gözaltına alındı. Salıverildikten sonra biran önce Lazi Almanyasını terketmek zorunda olduğunu biliyordu. 1933 ağustosunda Paris’e vardı ve bir daha kardeşlerini ve ebeveynlerini göremedi.

Sınıf fotoğrafı, Stuttgart, 1918
birinci sırada soldan dördüncü Gerda
Gerda Taro ve Pieter Bote
Gerda'nın ilk nişanlısı, sonra nişan bozulsa da
arkadaşlıkları bozulmadı, hatta adam Gerda'nın
Paris'e gitmesine yardım etti.

 
Foto: Fred Stein
Gerda, Paris, 1935
Liepzig’in sol çevrelerinde tanıştığı yakın arkadaşı Ruth Cerf ile beraber gittiler Paris’e. Binlerce alman göçmenine sığınak olan Paris, aynı zamanda politik ve kültürel bir merkez olmuştu. Gerta ve Ruth bir Finli kadının pansiyonunda bir oda buldular. Gerta yarım gün çocuk psikiyatrı Dr. Rene Spitz’in yanında sekreterlik yaparken, Ruth mültecilere yardım eden bir örgütte çalışıyordu. İkisi de fazla para kazanmıyorlardı. Çoğu zaman çok açtılar, çalışmadıları soğuk Pazar günleri kalori harcamamak için evde yataktan çıkmazlardı.




Gerda, Paris, 1935
1933 ve1934 yıllarında Liepzig’teki arkadaşlarının çoğunun Paris’e gelmesiyle Gerta ve Ruth da çok geçmeden eski çevrelerine kavuşmuştu. Cafe Capulade’nin mudavimi olmuşlardı. Bu cafede kendileri gibi  antifaşist gayeleri taşıyan kişilerle tanıştılar. Bu insanların arasında Almanya’daki Sosyalist İşçi Partisi ve onun kardeş partisi İspanya POUM’un bağlantısını kuran hatta sonrasında bakan da olan ve nobel barış ödülü alan  Willy Brandt de vardı.







Foto: Gerda Taro
Robert Capa, İspanya, 1937

1934 Eylül ayında Andre Friedmann (Robert Capa) isimli bir fotoğrafçı, aldığı bir reklam işi için bir park sırasında oturan mavi gözlü, Germen görünüşlü bir kızın fotoğrafını çekmesi gerekiyordu. Birgün Andre Friedmann La Coupole’da arkadaşlarıyla içki içerken Ruth Cerf’i gördü, aradığı kızın o olduğunu düşündü ve yanına gidip kendini tanıttı. Ve ondan Montparnasse’de bol ağaçlıklı bir parkta bir saat kadar poz vermesini istedi. Ruth teklifi kabul etse de henüz tanıştığı bu adamla yalnız kalmak istemediği için oda arkadaşı Gerta ‘yı da yanında getirdi. Bu tesadüf sonucu Gerta ve Andre hayatlarının en büyük aşkı olacaklardı.





Foto: Fred Stein
(Gerda ve Capa, Cafe Du Dome'un terasında)
Paris, 1935
Andre ve Gerta, birbirlerine aşık olmadan önce ilk başlarda iyi arkadaş oldular. Andre, Liepziglilerin çevresine kabul edildi ve Gerta onun bir bakıma menejerliğini üstlendi. Ona giyinmeyi öğretti, yapacağı şeylerin listesini hazırladı, röportaj fikirlerini değerlendirdi ve işi hakkında daha ciddi olmaya özendirdi.


O yaz Andre, Gerta, Willy Chardack ve onun tıp fakültesinden arkadaşı Raymond Gorin’le beraber Cannes’ın birkaç mil açığındaki Sainte-Marguerita adasında kamp kurmaya karar verdiler. Demir Maskeli Adamın yattığı söylenen zindanın kalıntıları yanında kamp kurdular. Andre ile Gerta işte o yaz güneşlenirken, yüzerken ve yıkıntıları keşfederken birbirlerine gerçekten aşık oldular. Güneşten bronzlaşmış dört arkadaş Eylül başlarında Paris’e döndüler. Andre akıl hocası ünlü fotoğrafçı Kertesz’e heyecanla şöyle diyordu: ‘Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım! Artık Gerta’yla beni sadece kazma kürek ayırabilir.’


Foto: Gerda Taro
Robert Capa, İspanya, 1937
Foto: Fred Stein
Gerda Taro, Paris, 1936
 Andre birkaç küçük iş ayarlamıştı, Gerta da yazdığı haberleri İngilizce, Fransızca ve Almanca’ya çeviriyordu. Çok az kazansalar da beraber çalışmak onları heyecanlandırıyordu, Andre Gerta’ya da fotoğraf çekmeyi öğretiyordu. Çok geçmeden Eyfel Kulesinin yakınlarında tek odalı modern ama ucuz bir dairede birlikte yaşamaya başladılar.
Andre ve Gerta çok sıkı çalışsalar da hala kazandıkları para yeterli gelmiyordu. Ajanslar, editörler çektikleri fotoğraflara çok para vermiyorlardı. Onlar da bir plan yaptılar. Robert Capa adında zengin ve başarılı bir Amerikan fotoğrafçı yaratmaya karar verdiler. Andre fotoğraf çekecek, Gerta da bunları Capa adlı adamın eserleri diyerek editörlere pazarlayacaktı. Bu hile ilk başlarda işe yaradı. Gerta, Fransız editörlere fotoğrafların tanesini 150 franktan aşağı vermiyordu ki bu normal fiyatın neredeyse üç katıydı. Bu fotoğrafların hayat kavgası veren göçmen Andre Friedmann’ın işi olduğunu bilseler 50 frank bile vermezlerdi. Gerda da bu arada kendisine aynı derecede kozmopolit bir takma ad almıştı. Bundan sonra Gerta Pohorylles değil de Gerda Taro olacaktı. Bu adı Paris’te yaşayan genç Japon ressam Taro Okamoto’dan esinlenerek seçmişti. Bu adın yazılması ve hatırlanması kolaydı, zengin bir çağrışım yapıyordu, ayrıca bu isim o yıllarda şöhretinin zirvesinde olan ‘Greta Garbo’yu çağrıştırmaktaydı. İkili bundan sonra yollarına Robert Capa ve Gerda Taro olarak devam ettiler ve tarihe bu isimlerle iz bıraktılar.


Gerda Taro, Paris, 1935
Foto: Robert Capa
İspanya İç Savaşı başlayınca Capa ve Gerda bir ekip olarak İspanya’ya gitmeye karar verdiler. Gerda da bir süredir fotoğrafçılık yapıyordu ve sadece resim altları yazarak değil, tam bir ortak gibi çalışmaya hazırdı. Bir Leica’yla bir Rolleiflex makineleri vardı. Capa Leica’yı, Gerda da Rolleiflex’i kullanacaktı. Gidişleri Lucien Vogel sayesinde oldu. Lucien Vogel bir grup gazeteciyi uçakla Barcelona’ya götürecek, onlar da ülkeye dağılıp Vu’nun özel sayısı için iç savaşı izleyeceklerdi. Vogel, Capa ile Gerda’yı da bu sefere davet etmişti. Uçuş bir felaketle sonuçlandı. Mekanik bir arıza yüzünden uçak bir tarlaya zorunlu iniş yapmak zorunda kaldı. Kaza sonucu Vogel ve gazetecilerden birinin kolları kırıldaysa da Gerda'yla Capa'ya birşey olmamıştı. Savaşın başlamasından iki buçuk hafta sonra, 5 Ağustos'ta Barcelona'ya vardılar. Capa'yla Gerda Barcelona'dayken sokaklarda ve kafelerdeki insanları, barikatlar üzerinde oynayan çocukları ve el konmuş arabaların sokaklardan hızla geçişini görüntülediler.

Gerda'nın fotoğraflarının yer aldığı Vu'nun Özel sayısı
29 Ağustos 1936, sf.42

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi kadın askerler eğitim yaparken, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi kadın asker eğitimde, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler ve Popular Front arabası, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Barikatlar üzerinde iki çocuk, Barcelona, Ağustos, 1936


foto: Gerda Taro
FAI (Anarşist İberyalılar İttifakı) başlığı takan çocuk, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Askeri gösteride cumhuriyetçi asker ve oğlu, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Hotel Colon'un camından bakan üç adam (PSUC(Katalonya Sosyalist Partisi)'nin liderleri)Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Üç Cumhuriyetçi kadın asker, Barcelona, Ağustos, 1936

Kentte on gün kadar geçirdikten sonra resmi bir basın arabası temin ederek Aragon Cephesine gittiler. Ağustos ortalarında dağlık Aragon bölgesinde bir pat durumu meydana gelmişti ve durum bir yıldan fazla süre de öyle devam edecekti. Savaş, çoğu geceleri olan ve bu sebeble fotoğrafçıların işine yaramayan küçük küçük çatışmalara dönüşmüştü ve cephenin büyük kısmında hiçbir hareket yoktu. 

foto: Gerda Taro
Topçu sınıfı Cumhuriyetçi askerler, Aragon Caphesi, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler, Aragon Cephesi, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker ve bir grup çocuk, Aragon Cephesi, Ağustos, 1936
foto: Gerda Taro
Çiftçiler, Aragon Cephesi, Ağustos, 1936


Capa'yla Gerda, yakınlardaki Huesca cephesinde milisleri sığınaklarda, makineli tüfekler ve toplar başında , hatta savaş çok durgun geçtiğinden yakınlarındaki kolektifleştirilmiş çiftliklerde çiftçilere yardım ederken görntülediler.
foto: Gerda Taro
Cibeles Çeşmesi, Madrid, Şubat-Mart1937
Bir hafta sonra Aragon cephesinden ayrılarak o sırada büyük tehlike içinde olan Madrid'e yöneldiler. İsyancı uçakları henüz fazla vermeseler de bombardımana başlamışlardı. Kent kendini ihtimallerin en kötüsüne hazırlamaktaydı. Gerda'nın çektiği ve işçilerin Cibeles çeşmesi üzerine bir kovan gibi tuğladan bir kubbe ördüklerini gösteren fotoğraf, bu durumu gayet güzel özetlemektedir.








Capa'yla Gerda, cumhuriyetçilerin zaferlerini görüntülemek istemelerine rağmen Guadarrama cephesi durgundu. Ancak bir cepheden gayet cesaret verici haberler gelmekteydi. Ağustos'un ikinci yarısında Madrid hükümeti, Cordoba'yı faşistlerin elinden almak için bir saldırı başlatmıştı. Cumhuriyetçilerin zaferini görüntülemek istiyorlarsa cordoba cephesinde olmaları gerekiyordu.  5 Eylül günü Cerro Muriano'ya vardılar.

foto: Gerda Taro
Üç cumhuriyetçi asker, Cerro Muriano, Cordoba Cephesi, İspanya, 1936
Franco'nun ordusu on gün sonra Alcazar'daki faşistleri kurtardı. Faşistlerin zaferi Cumhuriyetçi saflarda büyük bir karamsarlığa yol açtı. Cumhuriyetçiler burayı tutamazlarsa Madrid'de ne yaparlardı? Madrid düşerse Cumhuriyet de onunla birlikte çökmeyecek miydi?
Capa'yla Gerda bu gelişmelerden umutsuzluğa kapılarak , Eylül'ün son haftasında Barcelona yoluyla Paris'e dönmüşlerdi. Birtek Cumhuriyetçi zaferi görüntüleyememişlerdi ve bundan böyle de artık zafer omayacak gibiydi. Ancak böylesine cesaret kırıcı durumdan kendilerine bir derece kişisel başarı getirecek fotoğraflarla dönmüşlerdi.

Capa-Taro kontak çıktı defteri, 1936

Vu, fotoğrafların çoğunu normal ve özel sayıarda yayınlamıştı. Fotoğrafların bir kısmı Regards, Illustrated London News ve Berlin Illustrierte gibi dergilerde de çıkmıştı. Capa'nın pek az fotoğrafı kendi adıyla çıkmıştı, Gerda'nın çektiklerindeyse adından hiç söz edilmemişti. 

15 Ekim 1936, Regards Kapağı
Her ikisi de savaş fotoğrafçısı olma yoluna girmiş olsalar da, İspanya'daki durumun oraya dönmeye değmeyecek kadar umutsuzlaştığını düşünüyorlardı. Capa Paris'teyken birkaç iş yapmıştı, bu sıralarda Regards 15 Ekim sayısının arka kapağında, yoldan çıkmış kızların trajik kaderleri yazısını resimlemek için Capa'nın çektiği yandaki Gerda fotoğrafını kullanmışdı. Zamanın dergicilik dürüstlüğü ancak bu kadardı. Capa, Gerda ve arkadaşları bu resme büyük bir şaka gibi baktılar. 











Capa, Gerda'yı almadan Madrid'e döndü. Franco'nun ordusu, 6 Kasım'da Madrid eteklerine geldiğinde halk umudunu tamamen kaybetmiş durumdaydı. Savunma için fazla bir hazırlık yapılmamıştı. Cumhuriyetçiler küçük ve kötü donanımlıydı, kentin düşüşü kaçınılmaz görülüyordu. Ancak son anda birkaç önderin teşviki ile Madridlileri fanatikçe bir dürenme kararlığına itti. 7 Kasım'da çarpışmalar başlayınca sivil ve asker tüm cumhuriyetçiler, en ileri teknolojili Alman makineli tüfeklerine kaba saba av tüfekleriyle karşılık verdiler. Dünyanın dört biryanındaki antifaşistlerin gözünde Madrid direnme savaşı, destansı bir hüviyete büründü. Madrid düşerse İspanya Cumhuriyeti de sona erecekti. 

foto:Gerda Taro
5.Alayda saç traşı, Madrid, Ağustos, 1936 

foto: Gerda Taro
Savaş yetimi çorbasını içerken, Madrid, 1936
Ama kent ayakta kalırsa Madrid, 'faşizmin mezarı' olacaktı. 17 Kasım gecesi faşist hava baskınları Madrid'i tam bir cehenneme çevirdi. Yüzlerce insan öldüğü ve ağır yaralandığı halde Madridlilerin morali bozulmamıştı, aksine hava baskınları kararlılıklarını güçlendirmişti. Sokaklar kurtarabildikleri birkaç eşyayı yüklenmiş insanlarla dolmuştu. Capa tekrar Paris'e döndü, ve birsüre sonra Gerda'yla Madrid'e gittiler. Fakar Madrid'in düşmeyeceği kesin gibi görülüyordu. Onlar da Malaga çevresinden kaçanların sığındığı Almeria'ya yöneldiler.

Volks-Illustrierte Kapağı, 30 haz 1937
foto: Gerda Taro
Malaga'dan Almeria'ya kaçan mülteciler, Şubat, 1937


Faşistler 8 Şubat'ta Malaga'yı almışlar, sivil halkın direnişiyle karşılaşmak istemedikleri için Almeria'ya bir kaçış yolu bırakmışlardı. On binlerce insan çoğu yayan olarak eşyalarını yüklenip bu 5 günlük yola çıkmışlardı. Gündüzleri güneş altında yanıyor, geceleri soğuktan donuyorlardı. Çok az yiyecekleri vardı, çoğunun ayakkabısı giyilemez hale gelmişti. Yol kenarları açlık ve bitkinlikten yığılıp kalan insanlarla doluydu.

Foto: Gerda Taro
Malaga'dan Almeria'ya giden mülteci çocuk, Şubat, 1937
Gerda, mültecilerin görüntülerine yoğunlaştı. Yaşlı kadınlarla çocuklar, battaniyeler ve çuvallar üzerinde birbirine sokulmuşlardı. en küçük çocukların yüzünde bile umutsuzluk vardı.

Foto: Gerda Taro
Jaime I gemisinde müzik çalan askerler, Almeria, Şubat, 1937
Capa, 2 Mart'ta Gerda'yı Almeria'da bırakıp Paris'e döndü. Gitmesinin sebebi Paris'teki akşam gazetesi Ce Soir için kadrolu fotoğrafçılığın ona teklif edilmiş olması idi. O sıralar da Capa ve Gerda'nın arası pek iyi değildi. Capa Gerda'yı hala sonsuz bir sevgi ile seviyordu ama Gerda, çalışmalarıyla tanınıp daha fazla mesleki bağımsızlık istedikçe birbirlerinden ayrı geçirdikleri zamanlar artmaya başlamıştı. İlişkilerindeki  değişikliğin en büyük kanıtı, fotoğraflarına vurdukları damgadır. İlk başlarda Gerda'nın fotoğrafları da Capa'nın adıyla yayınlanmaktaydı. Gerda'nın hem buna hem de Capa Madrid'e kuşatmayı izlemeye giderken kendisinin Paris'te kalmasına içerlemişti. Ancak Şubat'ta birlikte yaptıkları işler için 'Photo: Capa&Taro' diye damga yaptılar, Mart'tan itibaren Gerda'nın çektiği fotoğraflar 'Photo:Taro' damgalıdır, ondan sonra CeSoir ve Regards'ta yayınlanan fotoğrafları da bu adla çıkmıştır. 
Capa en çok da Gerda'nın ona verdiği bağımsızığı seviyordu. Tehlikeli bir göreve gideceğinde Gerda onu önlemeye kalkışmadığı gibi o da onunla beraber gidiyordu. Capa'yı kısıtlayacağı yerde onu riske girmeye teşvik ediyordu ve birlikte çok esaslı işler çıkarıyorlardı. 
1937 ilkbaharında Capa'nın Gerda'ya evlenme teklif etmiş ve Gerda da bu teklifi reddetmiştir. Özgürlüğünü kısıtlamayacak bir sevgi ihtimali sunduğu için Capa Gerda'yı öncesinde ve sonrasında hayatına girmiş tüm kadınlardan daha çok sevmiştir. Ancak sorun da Gerda'nın sevgiden çok özgürlük sunmasıydı ve Capa hayatında bir kere olsun sahiplenmek istiyordu, Gerda da bunun üzerine daha fazla direniyordu.
Gerda çok geçmeden arkadaşlarına Capa ile sevgili değil, yakın arkadaş olduklarını söylemeye başladı. Bir buçuk yıllık aşka hayatından sonra Capa istememesine rağmen, ilk tanıştıkları zamankine benzer bir ilişki içine girmişlerdi. Şimdi yakın arkadaşlığın dışında zaman zaman ortaklık yapıyor, kimi zaman birlikte yolculuk yapıp, çalışıyorlardı.

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker, Madrid, Şubat 1937

Regards, 1 Nisan 1937







foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker birşeyler okurken, Madrid Cephesi, 1937

foto: Gerda Taro
Askere yemi katılanların eğitimi, Valencia, Mart 1937

foto: Gerda Taro
Askere yemi katılanların eğitimi, Valencia, Mart 1937

Regards, 10 Haziran 1937 kapağı

foto: Gerda Taro
Morgtaki hava salıdırısı kurbanları Valencia, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Morgtaki hava salıdırısı kurbanları Valencia, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Hastanede yaralı hava salıdırısı kurbanı, Valencia, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Üç cumhuriyetçi asker, Segovia Cephesi, İspanya, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
İki cumhuriyetçi asker diğer askeri sedyede taşırken, Segovia Cephesi, İspanya, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Silah fabrikasındaki işçiler, Madrid, Haziran 1937
Kuşatmanın en yoğun bombardımanını yaşayan Madrid'de Carabanchel semtinde sokak çatışmalarında gerilla taktikleri kullanan dinamiteros'ların aşağıdaki fotoğraflarını çekti.

foto: Gerda Taro
Carabanchel böllgesi, Madrid yakınları, Haziran 1937
Ce Soir gazetesi, 18 Haziran 1937, 10.sf

24 Haziran'da Çapayev taburunun Penarroya yakınlarındaki karagahına vardılar ve orada birliğin siyasi komiseri Alfred Kantorowicz ile karşılaştılar. Kantorowicz, Valencia otellerinde hep şık giyinmiş olarak gördüğü Gerda'yı tanımakta zorluk çekti. Kadının üstünde şimdi "pantolon, kızıl saçları üzerine çekilmiş bere ve belinde zarif bir tabanca" vardı.

foto: Gerda Taro
Bombalanmış binaların molozları ortasında çocuklar, La Granjuela, Cordoba Cephesi,  Haziran 1937
Bir polonya birliğinin gündüz siperlerine yaklaşılması güç olduğu için filme alınmamalarından (Capa'yla o zaman March Of Time isimli belgesel için kamera kaydı da yapıyorlardı) hayal kırıklığına uğradıklarını duyunca Gerda, Kantorowicz'in günlüğüne yazdığına göre şöyle yazmıştı:
"hiçbirşeye aldırmadan makinesini omzuna attı ve güpegündüz 180 metre ilerideki sipere koştu. Peşinden birkaç yürekli kişi daha koşmuştu. Siesta zamanı olduğundan faşistler uyuyor olmalıydılar. Herşey yolunda gitti. Gerda Taro, siperin tümünü ve ikinci bölüğün askerlerini görüntüledi. Askerler onları geri hatların güvenliğine dönmek için akşamı beklemeye zor ikna ettiler."


foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler,  La Granjuela, Cordoba Cephesi,  Haziran 1937
 Sonrasında Capa, resimleri satmak ve filmleri teslim etmek için Paris'e döndü. Gerda, Madrid'de kalmıştı. Capa bir daha Madrid'e asla dönemeyeceği gibi Gerda'yı da bir daha sağ olarak göremeyecekti.
Volks-Illustrierte kapağı, 25 Ağustos 1937
Gerda, Uluslararası Yazarlar Birliği Kültür Korunması Kongresi için (Kongre 4 temmuz'da Valencia'da açıldı, ayın 6'sında üç gün için Madrid'e gidildi, sonra Valencia'ya dönüldü, oradan Barselon'ya ve ve kapanış oturumu için Paris'e taşınıldı) Ce Soir'in muhabirlerinden biri olarak İspanya'da kaldı. Fakat iki haftalık toplantı henüz yarısında iken, editörlerine telgraf çekerek Madrid'in batısında yeni başlayan Cumhuriyetçi saldırısını izlemek için izin istedi ve istediği izni aldı.

foto: Gerda Taro
Uluslararası Yazarlar Birliği Kültür Korunması Kongresinde Ernst Busch, Erich Weinert ve diğerleri, Valencia, Temmuz 1937
Gerda, başkente vardığında Alianza de Intelectuales Antifascistas Esponnolas'ın kalabalık merkezine yerleşti. Eski bir saraya yerleşmiş Alianza'nın başında şair Rafael Alberta ile karısı Maria Teresa Leon vardı. Her ikisiyle de dost oldu. Aynı zamanda kan nakli biriminin siyasi komiseri Ted Allan'la da yakınlaştı. allan, Gerda'ya aşık oldu. Zaten Madrid'deki yabancı muhabirlerin çoğu Gerda'ya aşıktı. Fakat Gerda kimse ile ilişki peşinde değildi, bağımsızlığının ve saygın bir fotoğrafçı olmanın tadını çıkarmaktaydı.

Foto: Robert Capa (Gerda Cordoba Cephesinde, İspanya, 1936)
Ölümünden sonra kaleme alınanlara göre Cumhuriyetçi subaylar onun sıcaklığı, çekiciliği, cesareti ve herkese yaydığı neşesinden söz etmişlerdi. Askerlerin taktıkları lakapla 'La Pequena Rubia' (Küçük Kızıl Kafa) her cephede sevinçle karşılanırdı. Bir çocuk sanılabilecek kadar ufak tefek ve neşeli Gerda'nın varlığı muhtemelen askerlere herşeyin o kadar da kötü olmadığını düşündürürdü.

foto: Gerda Taro
Uluslararası Yazarlar Birliği'nin Guadalajara cephesi ziyareti,  İspanya, Temmuz 1937
foto: Gerda Taro
Uluslararası Yazarlar Kongresinde düşman bayrağı ile yapılan gösteri, Madrid, 6 Temmuz 1937


Gerda Brunete'ye 12 temmuz'da vardığında evler hala yanıyor, sokaklardan tanklar geçiyor ve cumhuriyetçiler ev ev dolaşarak kalan faşist keskin nişancılarını arıyorlardı. Bu bölgede çok şiddetli çatışmalar yaşanmış, ortalık ezbahaya dönmüştü. Geda, Brunete'de mesleğiin en dramatik fotoğraflarını çekti ancak basında en çok yankı uyandıran fotoğraf, bir çarpışma fotoğrafı değildi. bu resimde üç cumhuriyetçi asker , üzerinde 'BRUNETE' yazan bir tabelanın olduğu duvarın önünde durmaktaydı. Bu fotoğraf Cumhuriyetçilerin kasabayı ele geçirdiklerinin reddedilemez kanıtıydı. Bu fotoğraflar Regards'ta da yayınlandı.

Foto: Gerda Taro
şehir tabelası önünde cumhuriyetçiler,
Brunete, İspanya, 6 Temmuz 1937
foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

Regars, 22 Temmuz 1937, 12-13.sayfa
Gerda, ertesi hafta cepheye arkadaşı Claud Cockburn ile döndü. Gerda, Cockburn'e şöyle demişti: "Tek bir saldırıda öldürülen tanıdığımız iyi insanları bir düşününce, hala yaşıyor olmanın haksızlık olduğu gibi saçma bir düşünceye kapılıyor insan"








Capa, Madrid'den ayrılırken 'March Of Time' belgeseli için kullandıkları kamerayı Gerda'ya bırakmıştı. Gerda büyük bir heyecanla kendini film projesine verdi. Cockburn, Faşistlerin büyük bir karşı saldırı başlattıkları 22 Temmuz için şöyle yazıyordu:



"Gerda tüm gece film üzerinde çalıştıktan sonracephede en esaslı görüntüleri alacağına inandığı noktaya erişmek için kamerayı yüklenmiş olarak on üç kilometre koştu. O gece Alianza'ya yorgunluktan bitkin bir halde dönünce, 'Yarın biraz daha iyi görüntüler almak için sabah altıda kalkacağım' dedi"


foto: Gerda Taro
İki Cumhuriyetçi asker, sağ sloganlar olan duvarın önünde, Brunete, İspanya, Temmuz 1937
 
24 Temmuz sabahı faşist birlikler Cumhuriyetçiler korkunç bir şiddetle Brunete'den söküp attılar. Fakat öğledensonra toplanan Cumhuriyetçiler, Brunete'ye tekrar saldırarak akşama doğru durumu lehlerine çevirdiler ve gece de süren çatışmalardan sonra köyün büyük kısmını yeniden ele geçirdiler. Birgün sonra Paris'e gitmeyi planlayan ve son olarak birkaç esaslı poz çekmek isteyen Gerda, ertesi sabah Ted Allan'la beraber tekrar Brunete'ye doğru yola çıktı. General Walter'ın karargahına vardıklarında, Gerda'nın generali önceden tanımasına rağmen, general onlara hiç iyi davranmadı. Gerda o gün mutlaka çarpışma görüntüsü çekmek istese de General hemen o bölgeden çıkmalarını emretti ve beş dakika sonra kıyametin kopacağını bildirdi.
foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

foto: Gerda Taro
Yanan kamyon, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

'True stories of Modern Warfare'
serisinden

Ted Allan, generalin sözünü dinlemeye hazır olsa da, Gerda'nın öyle bir niyeti yoktu. Onu kendisiyle yakınlardaki bir tepedeki pek de derin olmayan siperlere gitmeye ikna etti. Faşist uçakları saldırıya geçtiler, sonraki bir saat içinde attıkları bombalar sığındıkları sipere çok yakın yerlere düşmeye başladı. Gerda bu arada durmadan fotoğraf çekiyordu. Uçaklar makineli tüfek ateşine başladı, uçaklardan biri muhtemelen Gerda'nın kamerasının güneşte parladığını farketti ki hemen üstlerinden geçti. Bu arada Ted Allan telaşlanmaya başlamıştı ama Gerda soğukkanlılığını koruyor, Allan'a alışacağını söylüyordu. Gerda'yla Allan, Villanueva de la Canada'ya kadar yürüdükten sonra General Walter'ın arabasını gördüler ve el salladılar. Arabada general yoktu ama üç yaralı vardı. Gerda, kameralarını içeri attı ve Allan'la arabanın yan tarafındaki basamaklarına atladılar. Gerda hayatının en iyi fotoğraflarını çektiğinden emindi, Madrid'e dönünce bunu bir şişe şampanya ile kutlayacak, sabaha da Paris'e dönecekti.  
Birden önlerine kontrolünü kaybetmiş bir Cumhuriyetçi tankı çıktı. Arabanın sürücüsü hemen direksiyonu kırdı ama geç kalmıştı. Tank arabaya yandan çarparak Gerda'yla Allan'ı parçaladı. El Escorial'daki amerikan sahra hastanesine kaldırılan Gerda hemen ameliyata alındı. Ömrünün kalanını topallayarak geçirecek de olsa kurtulacağını sanmışlardı ama olmadı. Gerda 29 Temmuz pazartesi sabahı saat 6'da öldü. 

Gerda söylediği gün Paris'e gelmeyince Capa Alianza'yı arayıp onun neden gelmediğini sormak istedi ama Alianza'da kimse Gerda'ya ne olduğunu bilmiyordu. Ertesi gün aldığı gazetede şöyle bir manşetle karşılaştı:

Fransız Gazetecisi
Mlle. Tarot'un 
Brunete yakınlarında 
savaşata öldüğü bildirildi.

30 Temmuz Cuma günü Madrid ve Valencia çiçekleriyle örülü tabut, Austerlitz Garı'na vardı. Paris'e gelmiş olan Gerda'nın babası İbranice dualara başlayınca Capa o kadar duygulandı ki, onu oradan uzaklaştırmak zorunda kaldılar. 

Tabut Gerda'nın yirmialtıncı doğumgünü olan 1 Ağustos Pazar sabahı Pere-Lachaise Mezarlığı'na götürüldü. Kominist parti Gerda'yı anti-faşist şehidi ilan etmiş ve çelenkler, müzik ve binlerce insanla gösterişli bir tören düzenlemişti. Capa ağlıyordu, gerçekten de kazma kürek şimdi kendisini hayatında en çok sevdiği kadından ayırıyordu. Capa yıkılmıştı. Gerda'yı ölümüne sebep olan mesleğe sokmakla ve songününde yanında olamamanın suçluluğuyla kendine işkence ediyor, deli gibi içiyordu. Arkadaşları intihar edeceğinden şüpheleniyorlardı. 
Gerda yaşarken özledği şöhrete ölünce kavuştu. Bir kahraman gibi son zamanların Jean Darc'ı olarak anılıyordu. Gazeteler haftalarca onun ölüm haberlerini ve savaştaki kahramanlığını ve titizliğini yazdılar. Ölümünden sonra o kadar tanınmıştı ki, 1938'de bir Philadelphia sakız şirketi, paketlerinde 'Modern Savaşın Gerçek Hikayeleri' adını verdiği seride kartlardan birini Gerda'nın ölümüne ayırmıştı. 





Capa, daha sonra New York'a gidip burada İspanya İç Savaşı fotoğraflarından oluşan kitabı 'Death in the Making' kitabını hazırladı. Kitabı 'Bir yıl İspanya cephesinde bulunan ve sonsuz dek orada kalan' Gerda'ya ithaf etti.





10.12.10

If You Want Me (Glen Hansard & Marketa Irglova )

Aslında Glen Hansard and Marketa Irglova, uzun zamandır çok ama çok beğenerek dinlediğim bir ikiliydi. Ama geçen hafta Pek Güzel Şeyler bloğu sayesinde öğrendiğim filmlerini (Once) izledikten sonra beğenim hayranlığa dönüştü. Aslında ikili ve film hakkında uzun uzun yazılacak o kadar çok şey varki... 

Ben bu kayıta sadece, filmin en sevdiğim sahnesi eşliğinde Marketa'nın söylediği en sevdiğim şarkıyı koymak istedim. Aslında parçalarının hepsini ayrı ayrı çok seviyorum ama nedense bu şarkı biryerlere dokunuyor, beni benden alıyor işte. Filmde Marketa'nın kulağında kulaklıklarla şarkıyı söylerek yollarda yürümesi sahneleri de şarkının bendeki etkisini daha da güçlendiriyor.

O sahnenin kısaca özeti:  Filmde kız adamın şarkılarını onun cd playerından dinlemektedir. Bu şarkının melodisini çok sever, neden sözleri olmadığını merak eder. Adam şarkıya nedense birtürlü söz yazamadığını söyler, eğer isterse şarkıya onun söz yazmasını ister. Adam gittikten sonra kız cdplayerdan melodiyi dinleyerek söz yazmaya çalışır,  ama aletin pilleri biter. Kız markete pil almaya gider, markette pilleri yerleştirir, işte o anda şarkı başlar, kızın ağzından sözler dökülür. O güzel şarkı eşliğinde evine doğru yol alır.

Şarkının sözlerini altta bulabilirsiniz:


If You Want Me
Are you really here or am I dreaming
I can't tell dreams from truth
For it's been so long since I have seen you
I can hardly remember your face anymore
When I get really lonely and the distance causes only silence
I think of you smiling with pride in your eyes a lover that sighs

If you want me satisfy me
If you want me satisfy me

Are you really sure that you believe me
When others say I lie
I wonder if you could ever despise me 
When you know I really tried
To be a better one to satisfy you for you're everything to me
And I'll do what you ask me
If you let me be free

If you want me satisfy me
If you want me satisfy me

If you want me satisfy me
If you want me satisfy me

30.11.10

Tarihten Bir Fotoğraf 1: Tankman, Unkonwn Rebel (Tank Adam veya Meçhul Asi),1989

Stuart Franklin
Jeff Widener 
Tarih: 5 Haziran 1989  
Yer: Çin / Pekin Tiananmen Meydanı
Fotoğrafçı: Stuart Franklin, Jeff Widener
Herhalde adı sanı bilinmediği halde bu derece tarihe mal olmuş tek kişi yukarıdaki fotoğraflarda gördüğünüz beyaz gömlekli, elinde poşet olan adamdır. Hatta Nisan 1998'de Time dergisi onu 'Time 100: Yüzyılın en Önemli İnsanları'ndan biri ilan etmiştir. Hala kimliği bilinmediği için de tarihe Meçhul Asi (Unknown Rebel) olarak geçmiştir. Aynı zamanda Tankadam (Tankman) olarak da bilinir. 
1989'da Çin'de aydınlar, işçiler, öğrenciler hükümeti protesto etmeye başladılar. 'Komünist Parti'nin içinde protestoculara nasıl tepki verileceği konusunda ayrılıklar çıktı fakat sonunda sertlik yanlısı bir tutum sergilemeye karar verdiler. Sonuçta Pekin'deki protestolar çok kanlı bir şekilde bastırıldı ve pek çok sivil hayatını kaybetti. Sıkıyönetim ilan edildi. Tiananmen Meydanı'na gösterileri bastırmak üzere tanklar ve piyade birlikleri gönderildi. İşte bu tankların önünde durarak onları engellemeye çalışan bir adam vardı ve kimliği belirsiz bu adam Çin hükümeti'nin protestoculara karşı uyguladığı zalim ve acımasız baskının bir simgesi oldu.
1990'da yapılan bir röportajda Çinli lider Zemin'e Meçhul Asi'nin akıbeti sorulmuş, Zemin de bu kişinin tutuklanıp tutuklanmadığını bilmediğini fakat kesinlikle öldürülmediğini söylemiştir. Ama genel kanı Meçhul Asi'nin hükümet tarafından öldürüldüğü yönündedir. 
Bu olayı aslında 4 fotoğrafçı çekmeyi başarmıştır fakat en çok kullanılanları yukarıdaki iki karedir. İlk fotoğraf Stuart Franklin tarafından Beijing Otel'in 5. katından çekilmiştir. İkinci fotoğraf da Jeff Widener tarafından yine Beijing Otel'inden çekilmiştir. Stuart Franklin'in çektiğini yani ilk fotoğrafı çok daha fazla severim ben, daha çok tank gözüktüğü ve daha geniş açı bir fotoğraf olduğu için daha göze hitap eder. 
Aynı olayın bir de video görüntüsü vardır. Her zaman olayların hatırlanmasında fotoğrafın hareketli görüntüye göre çok daha etkili olduğuna inanan ben, bu olayda safları değiştirerek bu olayın hareketli görüntüsünün çok daha etkili olduğunu düşünmekteyim. Çünkü video görüntülerde meçhul asi'nin tankın önünde dikilmekle yetinmediğini farkederiz. Görüntüler çok eğlencelidir. Meçhul Asi'yi geçmek isteyen tank bir sağ bir sol yapar ama Meçhul Asi hemen pes etmez, o da aynı yönlerde hareket edince tank ilerleyemez. Yüzyılın en sevimli Asi'si bununla da yetinmez, tankın üzerine tırmanır, Tankın içindekilere bişeyler söyler ondan sonra meydandan uzaklaşır. Görüntüler muhteşemdir. Baskı ve zorbalığın karşısında sadece bir insanın  duruşunun bile ne kadar etkili olduğunu gösterir bize. Yüzyılın en sevimli protestosunu izlemek isterseniz, şu youtube linklerine tıklayabilirsiniz: 


28.11.10

Tarihten Bir Fotoğraf: Napalm Attack (Napalm Saldırısı) 1972

Tarih: 8 Haziran 1972
Yer: Vietnam
Fotoğrafçı: Nick Ut

Bu fotoğraf 1972 yılında Time dergisine kapak olduğundan bu yana üzücü ve yürek parçalayıcı etkisini hiçbir şekilde kaybetmemiş, savaşın sivillerin üzerindeki korkutucu etkisini en iyi yansıtan fotoğraflardan biri olmuştur.
Olayı kısaca anlatmak gerekirse:
ABD, Vietnam Savaşı'nın sonlarına doğru güçlü bir napalm'e ihtiyacı olduğunu düşünür. Bunu başlıca Napalm Tekeli olan DOW Chemical'e bildirir. Şirket, zaten en korkunç bombalardan biri olan Napalm'den daha da etkilisini yaparak Napalm-B adındaki bombayı hazırlar. Ve 8 Haziran 1972'de bu bomba ilk defa yukarıdaki çıplak kız Kim Phuc'un köyünde kullanılır. O gün Vietnamlı gazeteci Nick Ut, çevrede birçok fotoğraf çektikten sonra kasabadan ayrılmak üzereyken, iki uçak dörder tane napalm bombası atar, sağ kalanlar kasabadan fırlayarak, çığlık atarak koşuşturmaya başlarlar. Nick Ut üzerine doğru acı çekerek, ağlayarak gelen çıplak kızı görünce, bu tarihi fotoğrafı çeker.

Bombardıman sonrası yüksek ısıdan kaçan küçük kızın vücudunun yarısından fazlasında 3. derece yanık vardır, çenesi ve göğsü birbirine kaynamış, sol eli kemiğine kadar yanmıştır. 14 ay boyunca hastanede kalıp iyileşen Kim, bu fotoğrafla savaşın özellikle de Vietnam Savaşının sembolü olmuştur. Kim Phuc, başına gelen trajik olayın da etkisiyle doktor olmaya karar verir, fakat tıp öğrenimine devam ederken Vietnam hükümetinin isteğiyle ögrenimini yarıda bırakır ve devlet tarafından Vietnam'ın savaş sembolü olarak kullanılmaya başlanır. Daha sonra evlenen ve 3 çocuğu olan Kim şimdi ailesiyle Kanada'da yaşıyor. Unesco'nun iyi niyet elçisi olarak görev yapıyor. Ayrıca Kanada'da kurduğu 'Kim Vakfı' ile de savaş mağduru çocuklara yardım ediyor. 
Fotoğrafa baktığımızda, belgesel fotoğrafçılıkta veya fotoröportajdaki sorumluluklar hakkında birsürü soru aklımıza gelir. Fotoğrafta gözüken askerler veya fotoğrafı ve görüntüleri çekenler bu çocukları zarardan korumak için herhangi birşey yapmışlar mıdır?

 Gerçekte askerler 'su verin, yanıyorum, kavruluyorum' diyerek bağıran 9 yaşındaki küçük kız Kim'e ve diğer çocuklara su vermişler, vücutlarına su dökmüşler (olayın video çekimlerinde de görülmektedir), fakat bilmeden de olsa daha çok zarar görmelerini sağlamışlardır. Napalm yaralarının üzerine   asla su dökülmemesi gerektiğini bilmemektedirler çünkü. Asıl yardımı, belki de diğer belgesel fotoğrafçılara en önemli örnek olarak gösterilebilecek hareketi  fotoğrafı çeken Nick Ut yapmıştır. Fotoğrafı çektikten sonra feci halde yanık yaraları olan bu kızı en yakın hastaneye götürerek iyileşmesine yardımcı olmuştur. Fotoğrafçı Nick Ut ve fotoğraftaki kız Kim Phuc, iletişimlerini hiç koparmamışlar, düzenli olarak görüşmeye devam etmişlerdir.


Nick Ut bu fotoğrafı çektiğinde Associated Press için çalışıyordu. Bu fotoğrafı gönderdiğinde, AP'de çıplak fotoğraf yayınlanamaz diye bir kural olduğu için, AP editörü fotoğrafı yayınlamayı reddetti. O günlerde Nick Ut, yine ünlü bir fotoğrafçı olan ve o sıralarda Vietnam 'da bulunan Horsst Faas'a çektiği pozu gösterdi. , Horsst Faas fotoğraftan çok etkilendi ve tarihe geçecek nitelikte bir fotoğraf olduğunu farketti. Hemen New York merkez ofisi arayarak, bu fotoğraf için bir istisna yapılması gerektiğini söyledi. NY fotoğraf editörü Hal Buell fotoğrafın habercilik değerinin çok yüksek olduğunu düşünerek fotoğrafın yayınlanmasını sağladı. Horst Faas olmasa belki de bu fotoğrafı hiç görmeyebilirdik. Fotoğraf ilk olarak Time dergisine kapak oldu, ardından birçok yerde basıldı. Nick Ut bu fotoğrafla Pulitzer ödülünü aldı.





Bu fotoğraf aynı zamanda fotoğrafın hareketli görüntüye göre çok daha fazla etkili olduğunu gösterir. Çünkü aynı olayın bir de hareketli kamera çekimi vardır fakat bu fotoğrafta tanık olduğumuz korkuyu ve etkiyi vermez. Ayrıca bu korkunç olay o görüntülerle değil bu fotoğrafla akıllarda yer etmiştir.
Olaya ait Youtube'dan birkaç link: 
Kim Phuc'un büyümüş halini merak ederseniz ve olayı onun ağzından dinlemek isterseniz, oldukça güzel bir röportaj:

25.11.10

Elliot Erwitt - Köpek Fotoğrafları

Elliot Erwitt'in en samimi, en komik fotoğrafları köpek fotoğraflarıdır. Fotoğrafçı en çok çocukları ve köpekleri sever. Onlarla sanki farklı bir diyaloğu varmış gibi, onlardan biriymiş de sanki dünyalarını bize tanıtıyormuş gibidir. Bir kitabının ön yazısında köpek fotoğrafları hakkında yazdığı birşeyleri buldum. Elimden geldğince çevirmeye çalıştım. Erwitt'in en sevdiğim köpek fotoğrafları eşliğinde, köpek fotoğraflarıyla ilgili yazdıklarını aşağıda bulabilirsiniz:

İlk yayınlanan köpek fotoğrafım 1946 da çekildi. Şartları ve aklımda ne vardı hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen pek birşey yoktu. Köpek neşeli görünüyordu. Çok sonraları kontaklarım üzerinden tarama yaparken çok fazla köpek fotoğrafı çekmiş olduğumu gördüm. Köpek meselesi işte böyle başladı. 






Ben köpeklere havlarım. Fotoğraflarımdan birinde küçük bir köpeğin havaya doğru sıçramasının sebebi de budur. Birçok insan sormuştur bunu. Evet, havladım, o da sıçradı, tekrar havladım, yine sıçradı...Bir keresinde de Kyoto’da düz bir sokakta ilerlerken, ilginç bir köpeği yürütmekte olan kadını görür görmez havladım, birdenbire kadın döndü ve şaşkın köpeğini tekmeledi. Sanırım aynı tip havlamaya sahiptik.
Köpeklerle ilgili bir iş de New York Times  Pazar dergisinin moda sayfasında kadın ayakkabıları ile ilgili bir haber vesilesiyle oldu. Ayakkabıları köpeklerin gözünden göstermeye karar verdim çünkü köpekler normal birinden çok daha fazla ayakkabı görüyordu. 









Köpek fotoğrafları iki seviyeye sahip. Köpekleri onları belli pozisyonlarda yakaladığınızda çok komik olabiliyorlar. Bazıları fotoğraflarımı köpekleri çok sevdikleri için beğeniyorlar. Fakat bence köpekler insan niteliklerine sahip ve bence fotoğraflarım insancıl bir çekiciliğe sahip. Esasında köpeklerle ilgili birşeyleri yok. Yani , umarım insan şartları ile ilgilidirler. Ama insanlar istediği şekilde ele alabilir.





Fransız köpeklerini çekmeyi tercih ediyorum. Bence kişilikleri var, bilemiyorum neden. Özellikle köpekleri çekmek için güney ve orta amerikaya hiç gitmedim, çünkü en zavallı yaratıklar onlar. Ama gittiysem eğer zamanımın bir kısmını onlara ayırdım.
Köpekler hakkında başka bir kitap daha yapmayı düşünüyorum fakat sadece çalışan köpekler hakkında. İnsanlara profesyonel yoldaşlık yapan köpekler, taksilerde yolculuk eden köpekler, ayaklarının üzerinde durup yalvarırken utanan köpekler. Güvenlikte, çiftliklerde, tıpta, uzay keşfinde, askeriyede, polislerde, tiyatroda, ya da iç dekarasyonda mascot olarak çalışan köpekler. Neden bizden farklı olsunlar ki?
Eşlerimden birisi kendimi bu köpek fotoğraflarında bulduğumu söylemişti. Kendimi onlarla özdeşleştirdiğimi söylerdi. Kimbilir belki de, belki de. 

Elliot Erwitt

En sevdiğim fotoğrafçılardan biridir Elliot Erwitt. Fotoğraflarında eşi bulunmaz bir espri anlayışı, kaliteli bir mizah vardır. Bence sinemanın Chaplin’i varsa, fotoğrafın da Elliot Erwitt’i vardır. Zaten o da bir yazısında şöyle der:
 ‘İnsanları güldürmek başarılabilecek en yüksek noktalardan biri. Onları güldürüp ağlatabiliyorsanız (Chaplin gibi) işte bu olabilecek başarıların en yükseği. Bunu mu amaçlıyorum bilemiyorum ama sanırım bunu en yüksek hedef olarak kabul ediyorum.’
Çok mutevazi konuşsa da bence en yüksek hedefine çoktan ulaşmıştır deneyimli fotoğrafçı.

Gerçek adıyla Eli Romano Ervitz olarak 1928’de Paris’te Rus göçmeni bir ailenin çocukları olarak dünyaya gelir. Babasının Roma üniversitesini kazanması sonucu İtalya’ya göç ederler, ilk on yılı İtalya’da geçer. Zaten ikinci adının Romano olmasının sebebi de budur. Babası oğluna isim olarak koyacak kadar sevinmiştir Roma üniversitesine kabul edildiğine. Erwitt, ‘Teşekkürler Benito Mussolini, sayende Amerikan oldum’ der. Çünkü 1938’de İtalya’da faşizm başlayınca aile 1941’de Amerika’ya Los Angeles’a taşınmak zorunda kalır.


‘Ebeveynlerim pek gariptir’ der. Herzaman alçakgönüllü bir adam olan Erwitt’in babasının yapmadığı iş kalmamıştır hayatında. Babası üniversiteyi bitirince mimarlık yapmaya çalışmış ama masaya yemek koyamayınca vazgeçmiş, sonraları kürk satmış, İtalyan ordusuna elektrikli aletler yapmış, Bronx’ta bir fabrikada çalışmış, New Orleans’a Avrupa antikaları ithal etmiş ve yaşlılığında oğluna özenip insanların portrelerini çekmeye başlamıştır, hem de hiç fena değildir fotoğrafları Erwitt’in dediğine göre. Sıkı bir sosyalist olan babası vaat edilen Sovyet cennetinden ayrıldıkları için hep annesini suçlamıştır.  Gençliğinde inanılmaz zengin olan annesi son yıllara kadar alkolikler veya ölüm döşeğinde olan hastalar için hemşirelik yapmış. Hiçbirzaman kendine acımamış, aynı şekilde babası da öyle. Bu harika bir özellikti diyor Elliot Erwitt.

Elliot Erwitt’in utangaçlığı fotoğrafçı olmasına fayda sağlamış, lisede fotoğrafçılığın onu ait olmadığı yerlere sokabilme yetisini keşfetmiş. (O zamanlarda okul baloları mesela, şimdiyse beyaz saray veya Kremlin’in arka odaları). Onbeşinde, film yıldızlarının fotoğraflarını basan bir yerde bir karanlık oda işi bulduktan sonra Rolleiflex almış kendine.



Henri Cartier Bresson’un tren deposunu gösteren bir fotoğrafı, onu teknik konulardaki kitapları okumaya başlamasına teşvik etmiş.  ‘Daha önce hiçbir fotoğraftan etkilenmediğim kadar etkilendim fotoğraftan, tekniğinden, kompozisyonundan, havasından, gelişigüzelliğnden. O fotoğrafı çekmek için ne modele, ne de birşeyler kurmaya gerek yok, sadece böyle şeylere dikkat etme kabiliyeti gerekli o kadar.’ Bu fotoğraf büyük bir esin kaynağı olmuş onun için. Aynı şekilde Atget’ın laternacı ve şarkıcı fotoğrafı da onu çok etkilemiş.  Bu iki fotoğraf, dönüşü olmayan bu yola sokmuş onu.

Ve ayrıca Modigliani’den de çok etkilenmiş  gençlik yıllarında. Resimlerini mükemmel buluyor, renklerden ziyade (çünkü hala siyah beya çeken bir adam Erwitt, kariyerinin en başlarından beri) çizgisine ve kompozisyonuna hayranmış. Ve resimlerdeki uzun boyunlara hala hayranmış.
1950’lerin başında, New York’a gitmiş. Burada Steichen çok yardımcı olmuş ve ilk reklam işini ayarlamış. O yıllarda, birkaç fotoğrafçıyla küçük bir ajans açtığını duyduğu Robert Capa ile tanışmış. Paristeyken ona dergileri için yaptığı birkaç işi göstermiş. 1953 te askerlik bittikten sonra Magnum’un ne kadar prestijli bir hale geldiğini duymuş, ordudan eve dönüp üniformasını çıkardıktan sonra, Magnum’la sözleşme imzalaması 20dk’yı bulmamış. Prestijli ajansın en önemli fotoğrafçılarından biri olduğu gibi ilaveten 1968’den sonra 3 dönem boyunca başkanlığını da yürütmüş.

İlk tanınması ordudayken olmuş. Kıyafetlerinin cebinde her zaman leicasını taşırmış. Aylak aylak gezinirlerken etrafındaki askerlerin fotoğraflarını çekmiş hep. Life dergisi bu fotoğraflarla ilgilenmiş, ve fotoğraflarını ‘Bed and Boredom’ isimli askeri hayat hakkında küçük bir hikaye olarak yayınlamışlar. Fotoğraflarda yataklarında yatan, sıkılan, bir nevi hayatla dalga geçen askerler varmış, kazandığı para 1500 dolar olmuş, ve o zamana göre müthiş bir paraymış. Bu parayla küçük bir araba alıp adını ‘Teşekkürler , Henry’ koymuş, yayıncısı Henry Luce için. Kumandanları ona teşekkür mektubu gönderince çavuşları ona hep saygı dolu davranmış sonrasında. Bir fotoğraf insanın hayatını nasıl da değiştiriyor diye düşünmeye başlamış.


Fotoğrafla sınırlı kalmamış profesyonel hayatı. 1970lerde bazı belgesel filmlere, 1980'lerde 18 komedi filminin yapımcılığını üstlenmiş. Ayrıntılar için imdb'ye buradan bakabilirsiniz.


Reklam ve moda fotoğrafları ile de ünlü Erwitt, en çok çocukları ve köpekleri fotoğraflamayı seviyor. Köpek fotoğrafları o kadar tatlı ve komik ki, onları ayrı bir başlık halinde yüklemeyi uygun gördüm. Ayrıca Elliot Erwitt's Handbook isimli bir kitabı var sadece el fotoğraflarından oluşan. O kitaptan yapacağım derlemeyi de çok yakında yükleyeceğim. Aşağıda Erwitt'in en sevdiğim ve en bilinen fotoğraflarını bulabilirsiniz.
Fotoğrafçının sitesi için buraya, Magnum'un sitesindeki bölümü için buraya tıklayabilirsiniz.


California, 1955



Colorado, 1955

North Carolina, 1950

Bratsk, Sibirya, 1967

Las Vegas, Nevada, 1954
Pittsburgh, 1950

Fort Dix, New Jersey, 1951

Arlington, Virginia, 1963



Wilmington, North Carolina, 1950

Brussels, 1957

Saint Tropez, France, 1979

Florance, İtaly, 1965

Neuilly, France, 1952


22.11.10

Karen Elson - The Ghost Who Walks


Bloğa müzikle ilgili birşey eklemek gibi bir niyetim hiç yoktu aslında. Ama bir yolculuk için dinleyecek müzik ararken tesadüfen rastladığım bu albüm çok etkiledi beni. Uzun zamandır bir albümü tamamen tüm şarkılarıyla bu kadar çok arka arkaya, hiç sıkılmadan dinlememiştim (sanırım Amy Winehouse'dan beri) 
Hal böyle olup, bu kadar etkilenince bloğa da bir iki kelam yazsam ne güzel olur dedim. 
Aslında anlamam hiç müzikten ben, öyle hoşuma giden birşeyler denk gelince dinlerim sadece. O yüzden Karen Elson'ın şarkılarıyla ilgili yorum yapmam da pek zor açıkçası. 
Albümün en güzel şarkısı albümle aynı adı taşıyan parça 'The Ghost Who Walks' bence. Sanki parça Nancy Sinatra havası taşıyor gibi geldi bana, aradaki org tınıları da The Doors'u hatırlattı. Çok orjinal, çok sağlam bir parça. Albümün ikinci parçası 'The Truth is in the Dirt' de en güzel parçalarından biri. 

 Şarkılardan bu kadar etkilenince acaba kimdir, nedir diyip google'da şöyle bir arama yapınca 'amanın nasıl yani?' gibi bir şok olma etkisine kapıldım. Şoktan çıkıp biraz kendime gelince, fotoğraflara şöyle bir bakıp, yorumları okuyunca girdiğim şok gittikçe büyüdü. Ya ben bu hanım kızımızı öyle uzaklarda biryerlerde bir taşrada kendi halinde müzik yapan bir kızcağız sanmıştım. Meğersem kendileri ünlü mü ünlü, Versace'lere, Chanel'lere poz veren, kızıl saçlı, afet mi afet bir top modelmiş. Sesi de güzel, kendisi de güzel her insandan nefret ettiğim gibi Karen Elson'dan nefret edemedim ben maalesef, şarkıları o kadar güzel. Karen Elson böyle büyük bir top model iken de müzikle ilgileniyormuş aslında kendi kendine, 2005 yılında White Stripes'ın Blue Orchid videosu için kamera karşına geçtiğinde grubun Jack White'ına gönlünü kaptırmış, aynı yıl evlenmişler, hatta şu anda 2 çocukları varmış. Bu tadından yenmez kaliteli albümünprodüktörlüğünü de Jack Whiteyapmış. 
Karen Elson'un my space sayfası için buraya tıklayabilirsiniz.