21.3.12

Take Shelter (2011)

En sonunda! En sonunda bu bloğa bir film yazısı yazdırabilecek kadar, içimde sönen sinema ateşini tekrardan alevlendirecek kadar güzel bir film izleyebildim, sonunda.

İlk önce Radikal gazetesinde Uğur Vardan'ın güzel bir eleştirisini, ardından twitterda takip ettiğim sinemaseverlerin güzel yazılarını okuyunca dayanamadım, hemen ertesi gün şartları zorlayarak gittim sinemada 'Take Shelter'a.

Uzun zamandır sinemaya gidemediğimden hücrelerimdeki sinema dozu iyice azalmış, minimumlara inmişti. Bu yüzden olsa gerek filmi izlerken resmen hücreler canlandı, kan akışı eskisine geri döndü. İnşallah Film Festivali ile de tamamen eski formuna geri dönücek :)

Gelelim filmimizin konusuna:
Filmimiz Ohio'da bir kasabada geçmektedir. Curtis Laforche kasabanın bir kum ocağında ekip şefliği  (ekip iki kişilik de olsa, elemanı en yakın arkadaşı da olsa) yaparken, yaptığı elişlerini pazarda satan karısı Samantha ve işitme engelli kızı Hannah'yla sade, mutlu hatta özenilesi bir hayat yaşamaktadır. En büyük dertleri kızlarının işitme engeli olsa da onun da üstesinden gayet başarıyla gelmektedirler.

Laforche ailesi tam anlamıyla örnek Amerikan orta sınıf mutlu ailesidir. Mutlu gidişat Curtis'in rahatlıkla kabus ya da karabasan diyebileceğimiz garip rüyalar görmesiyle sekteye uğrar. Rüyalarda gökyüzünde şiddetli fırtınalar, kasırgalar oluşur, gökten çamura benzer yağmurlar yağar. rüyaların dozu gittikçe artar, kimisinde ailesine zarar veren, garip davranan insanlar vardır, kimisinde gökten üstüne doğru gelen kuşlar vardır. Ama her rüyayı gerçek gibi hisseden Curtis, yaşadıklarını kimseye anlatamaz. Bir yandan onunla aynı yaşlarda şizofreniye yakalanmış annesine benzemekten korkarken bir yandan ailesine kol kanat germek için bu tehditlere karşı bir şey yapmak ihtiyacı duyar. Arka bahçelerine kapsamlı bir sığınak yapmaya karar verir. Sığınak yapımı gittikçe sapkınlaştıkça, çevresi Curtis'e tuhaf gözle bakmaya başlar. Curtis delirmekten korkup kendinden şüphe de etse hatta tedavisi için çözümler de arasa, sığınak yapmaktan kendini alakoyamaz.

Biz izleyiciler de Curtis'e ve rüyalarına mı inanalım yoksa çevresi gibi ona deli gözüyle mi bakalım derken film içine hapsoluyoruz resmen.
Bi kere rüyalar çok sağlam, çok ama çok sağlam kurgulanmış. Ben de her seferinde uyanmak istedim bir an önce Curtis gibi. Gökten gelen kuşlar muazzam. Adeta Hitchcock'a gönderilen bir selam gibi. Ben de çok görürüm böyle saçma rüyalar ve bilirim bunlardan uyanmak çok zordur, bağırmak istersin olmaz, uyanmak istersin olmaz, kalakalırsın rüyanın içinde. İşte bu duyguyu Curtis'i oynayan yeni idolüm Michael Shannon çok ama çok güzel hissettiriyor. Filmin sonlarına doğru kulüp yemeğinde kontrolünü kaybettiği bölümde Shannon oyunculukta coşuyor, gönüller o anda 'And the oscar goes to Shannon' diyor ve gönüllerin oscarı hakettiği yeri buluyor :)

Endişelense de kızsa da desteğini ve sevgisini kocasından esirgemeyen sadık ve sevgi dolu eş, mükemmel anne rolünde  Jessica Chastain var. Bu kadın nerden çıktı yahu, hangi filmi izlesem bu kadını görmeye başladım. Yok mutluyum kendisini görmekten, gayet hoş, tatlı bir bayan, çok da güzel oynuyor, bu tarz roller çok da yakışıyor ama daha önce nerdeydi, nereden çıktı ve nasıl bu kadar güzel filmde bir anda oynamayı becerebildi acaba? işte bunu feci halde merak ediyorum. Sıradaki imdb araştırması budur.


Gelelim yönetmenimize. Filmimiz Jeff Nichols isimli genç yönetmenin ikinci uzun metraj denemesi. Yine başrolde Michael Shannon'ı oynattığı birinci filmi 'Shotgun Stories' çok duyulmamış ama o da baya iyimiş. 2013'te çıkacak üçüncü filmi 'Mud' ta yine Michael Shannon'a rol veriyor gördüğümüz kadarıyla. Filmlerinin senaryolarını da yazdığı için çok ümitliyim ben bu adamdan, ve artık gözüm üstünde, söyliyim.



'Take Shelter' bu senenin sürprizi. Tekrar tekrar izlenip, tekrar tekrar farklı yorum yapılabilecek, hem psikolojik hem distopik bir dram. Bu senenin en izlenilesi filmi şimdilik.

Filmin sonuna da şaşırdığımı söylemeden edemem. Tamam başlarda o sonu düşünmüştüm ama filmi izledikçe başka sonlara alıştırmıştım kendimi ben. Gerçi başka türlü bitse de farketmezdi, öyle de çok severdim, bölye de çok sevdim. Her türlü sevdim işte, tavsiye ederim herkeslere...

1.3.12

Tarihten Bir Fotoğraf 3: Migrant Mother (Göçmen Ana) 1936



Tarih: 1936
Yer: Nipomo, California
Fotoğrafçı: Dorothea Lange

Kucağında bebeğiyle düşünceli bir annenin ve ona sarılmış ama arkalarını dönmüş çocuklarının yer aldığı, buram buram yoksulluk, açlık, sefalet, endişe barındıran bu fotoğraf  'Yoksul Bezelye Toplayıcıları' isimli seride yer alsa da daha çok Migrant Mother (Göçmen Ana) ismiyle bilinir. Fotoğrafta gördüğümüz endişeli gözlerle kimbilir neler düşünen kadın o zamanlar 32 yaşında olan, 7 çocuklu,  Florence Thompson isimli bir anneydi. 

1930'larda FSA (Farm Security Administration, Tarım Güvenlik İdaresi) 'Amerika'da kırsal yaşam nasıldır?' sorusuna karşılık olarak bir proje başlatmış ve kırsal yaşamı belgelemeleri amacıyla aralarında Dorothea Lange, Arthur Rodstein, Walker Evans, Theodor Jung, Paul Carter, Jack Delano gibi fotoğrafçıların da olduğu 14 fotoğrafçıyla anlaşmıştı. FSA'nın asıl amacı kırsal yaşamı özendirmekti. Ancak proje hayata geçtiğinde ve 14 fotoğrafçının fotoğrafları ortaya çıkmaya başladığında amaçlanan gayeden çok farklı sonuçlarla karşılaşıldı. 14 fotoğrafçının kırsal kesime yönelttikleri objektiflerinin karşısında yeralan gerçekle onlara anlatılan gerçek çok farklıydı. Amerikan yaşam biçiminde ters giden bir şeyler vardı, Büyük Buhran başlamıştı, etkileri kırsal kesimde feci şekilde hissediliyor, bu etki de fotoğraflarda çok açık şekilde belli oluyordu. Fotoğrafçılar 'çok ileri gittiniz' uyarılarına boyun eğmeyip, kırsal kesimin içinde bulunduğu yoksulluk, acı ve trajediyi en gerçekçi biçimde göstermeye devam ettiler. Fotoğraf tarihinin en büyük ve en önemli projelerinden biri sayılan FSA fotoğrafları 100.000 den fazla fotoğraftan oluşan büyük bir koleksiyondur ve 88.000 adedi Kongre Kitaplığı'nda bulunur.

Bu koleksiyonun en öne çıkan fotoğrafı 'Migrant Mother' dır. (Projenin diğer önemli fotoğraflarını başka bir kayıtta paylaşmayı planlıyorum) Lange'in Bezelye toplayıcısı Göçmen annesi Florence Owens Thompson ve ailesi, yaşanın buhranın en büyük simgesi haline gelmiştir.


1960'ta Lange fotoğrafı hakkında şunları anlatmıştı:

'Aç ve çaresiz anneyi görünce sanki manyetik bir güç ile ona doğru yaklaştım.  Oradaki varlığımı, amacımı, kamerayı neden ona yönelttiğimi nasıl açıkladım hatırlamıyorum ama kadının bana hiç soru sormadığını hatırlıyorum. 5 kare çektim, her seferinde aynı açıdan daha da yaklaşarak. Adını ve geçmişini sormadım. Bana yaşını söyledi, 32 yaşındaydı. Etraftaki tarlalardan topladıkları donmuş sebzelerle ve çocuklarının yakaladığı kuşlarla yaşamlarını sürdürdüklerini anlattı. Yiyecek alabilmek için arabasının tekerleklerini daha yeni satmıştı. Eski püskü yıpranmış bir çadırda ona sarılmış çocuklarıyla oturuyordu. Benim fotoğraflarımın ona yardım edebileceğini düşünerek o da bana yardım etti. Bir bakıma bir eşitlik vardı. '

Lange fotoğrafı, muhtemelen aşağıdakine benzer bir graflex kamera ile geniş formatta (4*5) çekmiştir. Ben de tam bugün fotoğraf makinem ne de büyük, ne de ağır, belim de ağrıdı diye bıdı bıdı yapmıştım, şimdi lafımı geri alıyorum. 



Dorothea Lange'in kısa biyografisi:

1895'in 26 Mayıs'ında New Jersey, Hoboken'de Dorothea Margaretta Nutzhorn adıyla doğan fotoğrafçımız 12 yaşında iken babası evi terkedince, soyadını annesinin kızlık soyadı ile değiştirerek adını Dorothea Lange olarak değiştirdi. Çocukluğunda 7 yaşında çocuk felci geçirdi, ayağında kalıcı bir topallama kaldı. Topallaması hakkında bir keresinde şunları söylemişti:
"beni biçimlendirdi, yönlendirdi, öğretti, yardım etti ve küçük düşürdü. Hiçbir zaman üstesinden gelemedim , onun gücünün ve iktidarının farkındaydım."

New York'ta Columbia Üniversitesi'nde fotoğrafçılık okudu, Photo-Secession grubunun üyelerinden Clarence White'ın yanında yetişti. Üniversiteden sonra New York'ta çeşitli stüdyolarda çalıştıktan sonra, yirmi yaşındayken dünyayı dolaşmaya karar verdi. Gittiği yerlerde fotoğraflarını satarak geçindi. San Francisco'ya vardığında parası tükenmişti. 1918'de oraya yerleşti ve ertesi yıl bir portre stüdyosu açtı. 1920'de ressam Maynard Dixon ile evlendi.

Büyük Bunalım yıllarında kamerasını stüdyodan sokaklara doğrulttu. Sokaklarda dolaşan evsiz barksız, işsiz insanları fotoğraflayarak çalışmalarının boyutlarını genişletti. Bu çalışmalarıyla dikkat çekti ve böylece FSA tarafından görevlendirildi.

1935'de Dixon'dan boşanıp ekonomist Paul Schuster Taylor ile evlendi. Taylor, Lange'e politik ve ekonomik meseleleri öğretmeye başladı. Beraber kırsal sefaleti, çiftçilerin yaşadığı istismarı ve göçmen işçileri belgelediler, Taylor röportajları yapıyor, ekonomik bilgileri derliyor, Lange de fotoğrafları çekiyordu. 1935'den 1939'a kadar çektiği fotoğraflar çeşitli gazetelerde yayınlandı ve büyük ilgi çekti. 1939'da Taylor'ın yazılarından ve Lange'in fotoğraflarından oluşan An American Exodus; A Record of Human Erosion adlı kitap yayımlandı. İki yıl sonra bir Guggenheim bursu kazandıysa da o sıralar Pearl Harbor baskını gerçekleşince burstan vazgeçti ve savaşı görüntülemeye başladı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Life dergisine çeşitli fotoğraf dizileri hazırladı. Aperture dergisinin kurucularından biriydi.

11 Ekim 1965'te, 70 yaşındayken Özefagus kanseri'nden yaşamını kaybetti.











Kaynaklar:
İz Dergisi No:8 2007/2
wikipedia.com

11.1.12

Eve Arnold'a veda


 "If a photographer cares about the people before the lens and is compassionate, much is given. It is the photographer, not the camera, that is the instrument." 
Eve Arnold


Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum'a katılan ilk kadın fotoğrafçı olan Eve Arnold 06 Ocak 'ta 99 yaşında hayata gözlerini yumdu.  Özellikle Marilyn Monroe fotoğraflarıyla oyuncunun en bilinen görüntülerine imza atan Eve Arnold, bir çok ünlü ismi görüntülediği fotoğraflar kadar, dünyanın farklı bölgelerinde çektiği göçmenlik, azınlık, yoksulluk  konularını içeren fotoğraflarıyla da tanınıyordu. Fotoğraflarını bildiğim ama kendisi hakkında pek az bilgim olan bu kadını bu vesileyle Arka Pencere'ye konuk etmek istedim.
Eve Arnold 1913 yılında Rus bir anne babanın çocuğu olarak Philedelphia’da dünyaya geldi. Fotoğraf kariyerine New York’ta bir fotofiniş tesisinde çalışarak başladı. 1948 yılında sadece 6 hafta boyunca Alexei Brodovitch’den fotoğrafçılık dersi aldıktan sonra fotoğrafçılığı hem bir meslek hem de kendini ifade aracı olarak benimsedi.  1951'de Magnum ajansı'na kabul edildi, 1957'de ajansın tam üyesi oldu. 1950 lerde Amerika'da yaşadıktan sonra 1962 yılında oğlunun eğitimi için İngiltere'ye taşındı ve sadece Amerika ve Çin'de çalışarak geçirdiği 6 yıllık ara dışında, hayatının sonuna kadar İngiltere'de kaldı. 
Ele aldığı meselenin derinlerine inen fotoğrafçılık geleneğinin temsilcisi olan Arnold'un hayatında seyahat de önemli biryer tutuyordu. Güney Afrika, Afganistan ve o zamanlar ABD'li bir fotoğrafçı için girmenin çok zor olduğu Sovyetler Birliği ve Çin gibi ülkelerde çeşitli çalışmalara imza atan Eve Arnold'un fotoğrafları 50'lerden 80'lere kadar çeşitli dergilerde basıldı. 
1970′lerin başında Mısır, Afganistan, ve Abu Dhabi’deki kadınların hayatını yansıtan fotoğraflar çekti. Daha sonra Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığını karelerine yansıttı. 
AFGHANISTAN. Kabul. Young girl. 1969.
AFGHANISTAN. Nomad wedding in the Hindu Kush. 1969.
1979 da ise Çin’e doğru yola çıktı. Ardından İngiltere ve Amerika’da bulundu ve Küba’ya gitti. Küba’da 30 yıl önce fotoğrafladığı ailelerin yeni nesillerini buldu ve onları fotoğrafladı. 
Resim yazısı ekle


CUBA. Havana. Bar girl in a brothel in the red light district. 1954.

Çin'deki çalışması ile 1980'de Brooklyn Müzesi'nde ilk kişisel sergisini açtı. 
CHINA. Retired woman. 1979.
CHINA. Inner Mongolia. Horse training for the militia. 1979.
China. Chen CHONG, film actress-first take. 1979.




CHINA. Inner Mongolia. Equestrians acrobats rehearsing. 1979
Eve Arnold kariyerinde ünlü isimlerin portrelerini çekerek tanındı. Queen Elizabeth II’den Senatör Joseph McCarthy, Jacqueline Kennedy, Malcolm X,  Joan Crawford ve  Marilyn Monroe’ya kadar bir çok ünlüyü fotoğrafladı. 'Gündelik hayatı alıp onun ne kadar özel olduğunu göstermek dünyanın en zor şeyi' diyen Arnold, ünlü fotoğraflarında da tam tersi bir yol izeyerek, onların parıltılı dünyalarında gündelik olanın peşine düştü. 
USA. California. Los Angeles. Actress Joan CRAWFORD. 1959.
USA. Washington Mrs. John F. Kennedy and Caroline. 1960.



Marlene Dietrich'in aşağıdaki fotoğrafına bayıldım: 

USA. New York City. Marlene DIETRICH at the recording studios of COLUMBIA RECORDS

USA. New York. New York City. Paul Newman at The Actors' Studio. 1955. 
Bence Elizabeth Taylor fotoğrafları da muhteşem:
GB. ENGLAND. Elizabeth TAYLOR with her daughter on the set of the film BECKET, watching Richard BURTON playing a death scene. 1963.

GB. ENGLAND. Shepperton. Richard BURTON and Elizabeth TAYLOR at the local pub in Shepperton where he is starring in the role of Becket. Note Elizabeth's packet of sausages that will be cooked for her dinner by the chef in her four-star hotel. 1963.

(yukarıdaki fotoğraf şundan kesilmiş ama ben yukarıdaki haline bayıldığım için onu da ekledim)


Fotoğraflarını çektiği ünlülerden Joan Crawford, Isabella Rosellini, Marene Dietrich ile yakın arkadaş oldu ama 10 sene beraber çalıştığı Marilyn Monroe'nun yeri onun için ayrıydı.
 




en sevdiğim Marilyn Monroe portrelerinden biri













USA. Marilyn MONROE 1960. 'Uygunsuzlar' filminin çekiminde














 

















Daha bir çok, güzel ve çok etkili Marilyn Monroe fotoğrafları var Eve Arnold'ın. Magnum'un sitesinden göz atmanızı tavsiye ederim:
http://www.magnumphotos.com/C.aspx?VP3=ViewBox&CT=Album&ALID=29YL53HU7CJ

ve son olarak, Robert Capa, onun çalışmaları hakkında 'Dietrich'in bacakları ile patates toplayan göçmenlerin acı hayatları arasında bir yere denk geliyor' dermiş :)

İnsanın ardında bu kadar etkili bir sürü fotoğraf bırakarak, bu hayatı terketmesi ve hep güzel fotoğraflarla adının anılması çok güzel olsa gerek. Toprağın bol olsun Eve Arnold. 

Kaynaklar:
Radikal Gazetesi
www.magnumphotos.com




13.12.11

Yeni Keşifler: Zee Avi, Kimbra, Birdy, Rox, Freshlyground, Imany

Pek müzik bilgini sayılmam ama dinlemeyi çok severim. Bu ara çektiğim doğum ve aile fotoğraflarını klip yapabilmek için arka planda çalabilecek güzel ve şirin şarkılar bulma çabasındaydım. İşte bu sayede bir kaç yeni keşfim oldu. Çok sevdim bu keşifleri:

1. Zee Avi:
Radyo eksen'de duydum önce, hemen dikkatimi çekti. Adı gibi kendisi de şirin olan kızımız, tam da benim fotoğraflara fon müziği yapmak için söylüyor sanki. Çok tatlı bir sesi var, müzikleri de çok şeker. Ama işte benim müzikler hakkında yapabileceğim yorumlar bu kadar, çok şeker ve çok güzelden öteye gitmez. O yüzden daha ayrıntılı yorumlar için size benim çok severek okuduğum bir bloğu, Albümatine'yi tavsiye ederim, . Gerçi orda Zee Avi hakkında çok olumlu şeyler yazmamış blog yazarı ama olsun ben yine de sevdim bu kızı. (http://albumatine.blogspot.com/2009/09/zee-avi-zee-avi.html)


2. Kimbra:
Pek karizmatik, pek güzel. Sesi de güzel, şarkıları da çok güzel. Ama kendisi o kadar güzelki, hep izleyesi geliyor insanın. Avustralyalıymış, sanki Naomi Watts'ın esmer ve genç hali gibi biraz. Tam kıskanılası insan kendisi. 21 yaşında çıkarmış ilk albümünü. Bu kadar genç yaşta böylesi güzel bir albüm. Albümatine'de hakkında yazılanlar işte bu linkte.



3. Birdy:
Çok puslu, kasvetli bir havası var güzel müziklerinde. Herşeyden öte 96 doğumluymuş bu kız. Böylesi bir yetenekle nerelere gider kimbilir. Başlangıç albümü de hiç fena değil. Yolu açık olsun diyor, onun da klibini aşağıya ekliyoruz.


4. Rox
Bu kızımız zaten çoktan ünlü olmuş da, bizim haberimiz yokmuş kendisinden. Amy Winehouse'un boşluğunu dolduracak kişi diyorlarmış kendisine, bence o kadar olmasa da hiç de fena değil. En sevdiğim şarkısı My Baby Left Me'yi ekledim aşağıya. Çok değil birkaç gün sonra kendisini canlı canlı izlicez inşallah, 16 Aralık'ta Garajİstanbul'da sahne alıyor.



5. Freshlyground
İşte bu klibi tamamen tesadüf eseri, youtube'te ordan oraya tıklarken buluverdim. Şarkıdan öte klip çok şirin. 


6. Lou Hickey
Bu kızımız da hiç fena değil. 


7. Imany
Ama işte hepsinden öte son zamanlarda en çok dinleyip, en çok sevdiğim kişi Imany.