16.5.12

W. Eugene Smith - Köy Doktoru (Country Doctor)


Kuşkusuz W. Eugene Smith, fotoğraf tarihinin en iyi fotoğrafçılarından biri, 1948 yılında yaptığı 'Köy Doktoru' çalışması da fotoğraf tarihinin en iyi fotoröportajlardan biridir. 

Dikkatli, özenli ve titiz çalışmalarıyla ünlüdür Eugene Smith. Her karesi, sanki üzerine çok düşünülmüş, planlanmış film kareleri gibidir. Gerçi ben, bazı kareleri aşırı mükemmel bulduğumdan çok da bayılmam Eugene Smith'e, sanırım pasaklı ve tembel Capa'yı, titiz ve çalışkan Smith'e tercih ederim:) Ama aynı zamanda Eugene Smith'in 'Köy Doktoru' serisine bayılırım. Baştan sona, fotoröportaj dersi gibi tüm kareler. Fotoröportajda son nokta. 

1948 yılında Life dergisi için yapılmış çalışmada, Eugene Smith, Dr. Ernest Ceriani ile 23 gün geçirmiş. Fotoröportajda şöyle bir gerçek var ki, çalıştığınız konuda ne kadar zaman harcarsanız, ortama ne kadar adapte olup, bir süre sonra kendinizi görünmez hale getirirseniz, ortaya çıkan sonuç da o kadar doğal ve hakiki oluyor. 23 gün çok uzun süre gerçekten hatta ben geçirdiği süreyi daha çok sanıyordum açıkçası.  Düşünsenize şimdi hangi dergi, böylesi bir çalışma için fotoğrafçısına, git orada bir iki ay geçir, sonra ben yayınlarım fotoğrafları der ki.  

32 yaşındaki Dr. Ernest Guy Ceriani, Coloradao'ya bağlı Kremmling kasabası ve kasabanın 400 mil dışında kalan tüm bölgelerin doktorluğunu üstlenmiş. Aşağıdaki fotoğraf, Humprey Bogart filmlerini anımsatmıyor mu?

1948.  Dr. Ceriani, uzak köylerdeki hastalarını ziyarete gidiyor. 

1948. Dr. Ceriani bir atın kafasıyla darbe almış, acil ameliyata ihtiyacı olan iki buçuk yaşındaki Lee Marie Wheatly ile birlikte. 

1948. Dr. Ceriani, ayağı kangren olmuş 85 yaşındaki Thomas Mitchell'i taşıyor. 

1948. Çiftlikte yaşayan turist rehberi, çocuğunu Dr. Ceriani'nin ofisine getirmiş. 

1948.
 Yandakiler de, tesadüfen netten bulduğum, 'Köy doktoru' serisinin, diğer doğum anı fotoğrafları.

1948. Dr. Ceriani, hastalarını at üzerinde ziyarete gidiyor. 

1948. 
1948. Dr. Ceriani, ameliyat masası üzerinde dinleniyor. 

1948.

Yukarıdaki fotoğraftan az önce ya da az sonra çekilmiş bir diğer fotoğraf.
1948. dr. Ceriani, gece kalp krizi geçiren 82 yaşındaki Joe Jesmer'in yanına gitmek üzere bir telefon görüşmesi yapıyor. 
1948. Dr. Ceriani, kalp krizi geçirmiş Joe Jesmer'i muayene ediyor. 

Aşağıda, serinin en sevdiğim fotoğraflarından biri yer alıyor. Dr.Ceriani, elinde bir fincan kahvesiyle, kafasındaki düşüncelere dalmış. 

Eugene Smith, muhtemelen fotoğrafı ilk önce, yandaki açıdan çekmiş, istediği etkiyi alamayınca arkadaki hemşirenin yanından aşağıdaki kadrajı kullanmış. Baktığınız açının fotoğrafın etkisini nasıl da değiştirdiğine dair güzel bir örnek.



1948. Dr. Ceriani, akşam gerçekleştirdiği ameliyattan sonra mutfağında dinleniyor. 
1948.
1948.

1948.

1948.

1948.

1948.

1948. Dr. Ceriani, gözü şişmiş 4 yaşındaki Rex Blackwell'i muayene ediyor. 

9.4.12

Film Festivalinden Notlar 2

Salı günü amacım saat 13.30 da Michael filmine gitmekti. Bir pedofili ve onun esir aldığı bir çocukla olan hayatını anlatan filmi çok istedim seyretmek, çok merak ettim. Ama seyredebilir miyim bilemedim, çok korkarak girdim filme. Ama o günü sinemaya ayırmışken öncesinde 11.00 seansında Pink Floyd'un The Wall'ını seyretsem ne güzel olur dedim. bu iki filmle geçirdim günümü. 

Pink Floyd The Wall (Duvar) - 1982
Yön: Alan Parker
Festivalin bu seneki özel bölümü Sinema ve Müzik'de yer alan bir müzikal Duvar. Pink Floyd'un has adamı Roger Waters imzalı senaryosuyla Duvar, umutsuz, kendisinden nefret eden bir rock yıldızının kendi hayatını algılayışı ve dibe vuruşunu anlatan dışavurumcu, simgesel, stilize ve karanlık bir müzikal. 

Ortaokul ve lise yıllarımda defalarca dinlemekten kasedi bozulmuştu Pink Floyd'un The Wall kasedinin. Ama yıllardır dinlememiştim. Aklıma da gelmemişti nedense. Nasıl özlemişim meğersem. Film esnasında o güzel müziklerin hatırlattığı gençlik hatıraları eşliğinde filme konsantre olmaya çalıştım. Filmdeki Gerald Scarfe imzalı animasyonlara da ayrıca çok bayıldım. 









Michael 2011
Yön: Markus Schleinzer
Michael, festivalin 'Mayınlı Bölge' bölümünde yer alıyor. Benim en sevdiğim bölüm, mümkün olduğunca filmleri oradan seçiyorum. Mayınlı Bölge filmleri her yerde karşılaşamayacağımız, konusunun ve izlemenin zor olduğu filmler oluyor. Bu filmi seçerken çok zorlandım. Bir pedofili ve esir aldığı çocuğun yaşamlarını gösteren filmi izleyebilir miyim bilemedim ve kendimi denemeye karar verdim. Açıkçası içimi garip duygular kaplasa da, beklediğim kadar kötü olmadım. Bunda yönetmenin bakış açısının payı büyük. Zaten filmi seçmemin ikinci en önemli etkeni de yönetmeniydi. Michael, sık sık Michael Haneke ile birlikte çalışmış ünlü görüntü yönetmeni Markus Schleinzer’in ilk uzun metrajlı filmiymiş. Haneke filmlerine çok benziyor tarz olarak. Belki bu filmi sonrasında uzun uzadıya incelemek gerekebilir. Şimdi konusunu kısaca aşağıya yazıyorum:

Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Michael, 10 yaşındaki Wolfgang ile 35 yaşındaki pedofil Michael’in birlikte geçirdiği son beş ayı anlatıyor. Wolfgang’ı kaçırmış olan donuk ofis çalışanı Michael evinde alıkoyduğu çocuğa cinsel tacizde de bulunmaktadır. Kesin yargılarda bulunmadan durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu öykü, en feci suçlardan birini konu alırken kendi dünyasını ve bakış açısını nakleden bir suçluyu merkez alıyor. 

3.4.12

Film Festivalinden Notlar 1

Uzun senelerdir Film Festivalinin hakkını verememiştim. İşti, çocuktu vs derken bazen film festivali gelip geçiyor, haberim bile olmuyordu. Bu sene mesaili çalışmamanın verdiği avantajı kullanıp  festivalle aramı düzeltmeye karar verdim. Ne yazıkki işlerimin çok acayip yoğun olduğu bir zamana denk geldi, bugün yine de kıyamadım biletlerime, gittim ama şimdi sabahlamam gerek.
Yarınki fimlerimde de uyucam sanırım.
Bu sene seçimlerimi çok da bilinçli yapamadım maalesef. En büyük kriterim filmin konusu veya senaryosundan çok sabah seanslarında oynaması ve mümkünse Anadolu yakasında olması idi :) Hal böyle olunca çok da seçeneğim yoktu anlayacağınız.
Çok acayip işim olduğu için bugün gittiğim filmler hakkında kısaca yazmak istedim. Eleştiri yapmaktan ziyade bu yazı sadece tarihe bir not atmak amacıyla yazılacak, biraz kişisel bir yazı olabilir. Bir defterin kenarına alınan not gibi. Belki sonrasında vaktim olunca yazılara ekleme yaparım.
Neyse lafı fazla uzatmadan filmlerim hakkında kısaca notlarımı yazayım. 

Las Acacias (Akasyalar) 2011 
Yön: Pablo Giorgelli
Festival'in Genç Ustalar bölümünde yer alan Akasyalar'ın, Başta 2011 Cannes'da En İyi İlk Film Ödülünü olmak üzere birçok ödül almış olması dikkatimi çekmişti. İyi ki çekmiş. 
Film uzun süren sıkıcı sahnelerle başlasa da, ilk yarım saat biraz baysa da, bu uzun sahneler sonrasında iyice karakterin içine girmişiz, bunu anladım filmin ikinci yarısında. Çünkü ana karakterimiz kamyon şoförü Rumen'deki hikaye boyunca süre gelen karakter değişikliklerini (gülümsemelerden hareketlere kadar) hemen 
anlayabiliyoruz. Beni en çok etkileyen şey bu oldu bu filmde.

Beni en çok etkileyen diğer şey de, şimdiye dek gördüğüm en küçük oyuncunun muhteşem oyunculuğu:) Henüz 5 aylık bir bebek de olsa Anahi'yi oynayan Nayra Calle Mamahi sanki küçük bir bedene girmiş tecrübeli bir oyuncuydu, yönetmenin istediklerini her sahnede yerine getirmiş gibiydi. Ne tatlı şeydi, aklımdan çıkmadı tüm gün. 
Konu kısaca şöyle: Kamyon şöforü Ruben, Paraguay ile Buenes Aires arasında kereste taşımaktadır. Birgün bir kadını Buones Aires'e bırakmasını ister patronu. Kadın gelir ama bir de kucağında 5 aylık bebeği vardır. Önlerinde 1500 km yol vardır, başta yolculuk sessiz başlasa da zaman geçtikçe bu durum değişir. Tam bir yolculuk filmi Akasyalar. Güzel, sıcak bir yolculuk filmi. bu filmi seçtiğim ve izlediğim için çok mutlu oldum.  


La Fee (Aşk Perisi) 2011 
Yön: Dominique Abel, Fiona Gordon, Bruno Romy

 Benim için günün hayal kırıklığı olan bu film festivalin Antidepresan bölümünde yer alsa da bana tam ters etki yaptı. Filmin sonlarına doğru neredeyse depresyona girecektim. Absürd komediler olur ya, abartılı durum esprileri olur, işte ben o filmlerden nefret ederim. Aşk Perisi de o filmlerin kralı olabilir. Ama şunu itiraf edeyim, her ne kadar filmi hiç sevmesem de bazı esprilere de sesli güldüm resmen. Özellikle açılışı çok iyiydi filmin, baya umutlanmıştım ama sonra gittikçe cıvıdı sanki. 

Konu kısaca şöyle: 
Bir otelin gece resepsioncusu olan Rom 'un sakin gecesi önce bir İngiliz turistin (filmin en izlenilesi adamıydı kendileri) ardından peri olduğunu iddia edip 3 dilek hakkı sunan çıplak ayaklı bir kadının gelmesiyle hareketlenir. Bir dizi gülünç olay boyunca Rom ve Peri aşkları uğruna bir araya gelmeye çalışır. 

21.3.12

Take Shelter (2011)

En sonunda! En sonunda bu bloğa bir film yazısı yazdırabilecek kadar, içimde sönen sinema ateşini tekrardan alevlendirecek kadar güzel bir film izleyebildim, sonunda.

İlk önce Radikal gazetesinde Uğur Vardan'ın güzel bir eleştirisini, ardından twitterda takip ettiğim sinemaseverlerin güzel yazılarını okuyunca dayanamadım, hemen ertesi gün şartları zorlayarak gittim sinemada 'Take Shelter'a.

Uzun zamandır sinemaya gidemediğimden hücrelerimdeki sinema dozu iyice azalmış, minimumlara inmişti. Bu yüzden olsa gerek filmi izlerken resmen hücreler canlandı, kan akışı eskisine geri döndü. İnşallah Film Festivali ile de tamamen eski formuna geri dönücek :)

Gelelim filmimizin konusuna:
Filmimiz Ohio'da bir kasabada geçmektedir. Curtis Laforche kasabanın bir kum ocağında ekip şefliği  (ekip iki kişilik de olsa, elemanı en yakın arkadaşı da olsa) yaparken, yaptığı elişlerini pazarda satan karısı Samantha ve işitme engelli kızı Hannah'yla sade, mutlu hatta özenilesi bir hayat yaşamaktadır. En büyük dertleri kızlarının işitme engeli olsa da onun da üstesinden gayet başarıyla gelmektedirler.

Laforche ailesi tam anlamıyla örnek Amerikan orta sınıf mutlu ailesidir. Mutlu gidişat Curtis'in rahatlıkla kabus ya da karabasan diyebileceğimiz garip rüyalar görmesiyle sekteye uğrar. Rüyalarda gökyüzünde şiddetli fırtınalar, kasırgalar oluşur, gökten çamura benzer yağmurlar yağar. rüyaların dozu gittikçe artar, kimisinde ailesine zarar veren, garip davranan insanlar vardır, kimisinde gökten üstüne doğru gelen kuşlar vardır. Ama her rüyayı gerçek gibi hisseden Curtis, yaşadıklarını kimseye anlatamaz. Bir yandan onunla aynı yaşlarda şizofreniye yakalanmış annesine benzemekten korkarken bir yandan ailesine kol kanat germek için bu tehditlere karşı bir şey yapmak ihtiyacı duyar. Arka bahçelerine kapsamlı bir sığınak yapmaya karar verir. Sığınak yapımı gittikçe sapkınlaştıkça, çevresi Curtis'e tuhaf gözle bakmaya başlar. Curtis delirmekten korkup kendinden şüphe de etse hatta tedavisi için çözümler de arasa, sığınak yapmaktan kendini alakoyamaz.

Biz izleyiciler de Curtis'e ve rüyalarına mı inanalım yoksa çevresi gibi ona deli gözüyle mi bakalım derken film içine hapsoluyoruz resmen.
Bi kere rüyalar çok sağlam, çok ama çok sağlam kurgulanmış. Ben de her seferinde uyanmak istedim bir an önce Curtis gibi. Gökten gelen kuşlar muazzam. Adeta Hitchcock'a gönderilen bir selam gibi. Ben de çok görürüm böyle saçma rüyalar ve bilirim bunlardan uyanmak çok zordur, bağırmak istersin olmaz, uyanmak istersin olmaz, kalakalırsın rüyanın içinde. İşte bu duyguyu Curtis'i oynayan yeni idolüm Michael Shannon çok ama çok güzel hissettiriyor. Filmin sonlarına doğru kulüp yemeğinde kontrolünü kaybettiği bölümde Shannon oyunculukta coşuyor, gönüller o anda 'And the oscar goes to Shannon' diyor ve gönüllerin oscarı hakettiği yeri buluyor :)

Endişelense de kızsa da desteğini ve sevgisini kocasından esirgemeyen sadık ve sevgi dolu eş, mükemmel anne rolünde  Jessica Chastain var. Bu kadın nerden çıktı yahu, hangi filmi izlesem bu kadını görmeye başladım. Yok mutluyum kendisini görmekten, gayet hoş, tatlı bir bayan, çok da güzel oynuyor, bu tarz roller çok da yakışıyor ama daha önce nerdeydi, nereden çıktı ve nasıl bu kadar güzel filmde bir anda oynamayı becerebildi acaba? işte bunu feci halde merak ediyorum. Sıradaki imdb araştırması budur.


Gelelim yönetmenimize. Filmimiz Jeff Nichols isimli genç yönetmenin ikinci uzun metraj denemesi. Yine başrolde Michael Shannon'ı oynattığı birinci filmi 'Shotgun Stories' çok duyulmamış ama o da baya iyimiş. 2013'te çıkacak üçüncü filmi 'Mud' ta yine Michael Shannon'a rol veriyor gördüğümüz kadarıyla. Filmlerinin senaryolarını da yazdığı için çok ümitliyim ben bu adamdan, ve artık gözüm üstünde, söyliyim.



'Take Shelter' bu senenin sürprizi. Tekrar tekrar izlenip, tekrar tekrar farklı yorum yapılabilecek, hem psikolojik hem distopik bir dram. Bu senenin en izlenilesi filmi şimdilik.

Filmin sonuna da şaşırdığımı söylemeden edemem. Tamam başlarda o sonu düşünmüştüm ama filmi izledikçe başka sonlara alıştırmıştım kendimi ben. Gerçi başka türlü bitse de farketmezdi, öyle de çok severdim, bölye de çok sevdim. Her türlü sevdim işte, tavsiye ederim herkeslere...

1.3.12

Tarihten Bir Fotoğraf 3: Migrant Mother (Göçmen Ana) 1936



Tarih: 1936
Yer: Nipomo, California
Fotoğrafçı: Dorothea Lange

Kucağında bebeğiyle düşünceli bir annenin ve ona sarılmış ama arkalarını dönmüş çocuklarının yer aldığı, buram buram yoksulluk, açlık, sefalet, endişe barındıran bu fotoğraf  'Yoksul Bezelye Toplayıcıları' isimli seride yer alsa da daha çok Migrant Mother (Göçmen Ana) ismiyle bilinir. Fotoğrafta gördüğümüz endişeli gözlerle kimbilir neler düşünen kadın o zamanlar 32 yaşında olan, 7 çocuklu,  Florence Thompson isimli bir anneydi. 

1930'larda FSA (Farm Security Administration, Tarım Güvenlik İdaresi) 'Amerika'da kırsal yaşam nasıldır?' sorusuna karşılık olarak bir proje başlatmış ve kırsal yaşamı belgelemeleri amacıyla aralarında Dorothea Lange, Arthur Rodstein, Walker Evans, Theodor Jung, Paul Carter, Jack Delano gibi fotoğrafçıların da olduğu 14 fotoğrafçıyla anlaşmıştı. FSA'nın asıl amacı kırsal yaşamı özendirmekti. Ancak proje hayata geçtiğinde ve 14 fotoğrafçının fotoğrafları ortaya çıkmaya başladığında amaçlanan gayeden çok farklı sonuçlarla karşılaşıldı. 14 fotoğrafçının kırsal kesime yönelttikleri objektiflerinin karşısında yeralan gerçekle onlara anlatılan gerçek çok farklıydı. Amerikan yaşam biçiminde ters giden bir şeyler vardı, Büyük Buhran başlamıştı, etkileri kırsal kesimde feci şekilde hissediliyor, bu etki de fotoğraflarda çok açık şekilde belli oluyordu. Fotoğrafçılar 'çok ileri gittiniz' uyarılarına boyun eğmeyip, kırsal kesimin içinde bulunduğu yoksulluk, acı ve trajediyi en gerçekçi biçimde göstermeye devam ettiler. Fotoğraf tarihinin en büyük ve en önemli projelerinden biri sayılan FSA fotoğrafları 100.000 den fazla fotoğraftan oluşan büyük bir koleksiyondur ve 88.000 adedi Kongre Kitaplığı'nda bulunur.

Bu koleksiyonun en öne çıkan fotoğrafı 'Migrant Mother' dır. (Projenin diğer önemli fotoğraflarını başka bir kayıtta paylaşmayı planlıyorum) Lange'in Bezelye toplayıcısı Göçmen annesi Florence Owens Thompson ve ailesi, yaşanın buhranın en büyük simgesi haline gelmiştir.


1960'ta Lange fotoğrafı hakkında şunları anlatmıştı:

'Aç ve çaresiz anneyi görünce sanki manyetik bir güç ile ona doğru yaklaştım.  Oradaki varlığımı, amacımı, kamerayı neden ona yönelttiğimi nasıl açıkladım hatırlamıyorum ama kadının bana hiç soru sormadığını hatırlıyorum. 5 kare çektim, her seferinde aynı açıdan daha da yaklaşarak. Adını ve geçmişini sormadım. Bana yaşını söyledi, 32 yaşındaydı. Etraftaki tarlalardan topladıkları donmuş sebzelerle ve çocuklarının yakaladığı kuşlarla yaşamlarını sürdürdüklerini anlattı. Yiyecek alabilmek için arabasının tekerleklerini daha yeni satmıştı. Eski püskü yıpranmış bir çadırda ona sarılmış çocuklarıyla oturuyordu. Benim fotoğraflarımın ona yardım edebileceğini düşünerek o da bana yardım etti. Bir bakıma bir eşitlik vardı. '

Lange fotoğrafı, muhtemelen aşağıdakine benzer bir graflex kamera ile geniş formatta (4*5) çekmiştir. Ben de tam bugün fotoğraf makinem ne de büyük, ne de ağır, belim de ağrıdı diye bıdı bıdı yapmıştım, şimdi lafımı geri alıyorum. 



Dorothea Lange'in kısa biyografisi:

1895'in 26 Mayıs'ında New Jersey, Hoboken'de Dorothea Margaretta Nutzhorn adıyla doğan fotoğrafçımız 12 yaşında iken babası evi terkedince, soyadını annesinin kızlık soyadı ile değiştirerek adını Dorothea Lange olarak değiştirdi. Çocukluğunda 7 yaşında çocuk felci geçirdi, ayağında kalıcı bir topallama kaldı. Topallaması hakkında bir keresinde şunları söylemişti:
"beni biçimlendirdi, yönlendirdi, öğretti, yardım etti ve küçük düşürdü. Hiçbir zaman üstesinden gelemedim , onun gücünün ve iktidarının farkındaydım."

New York'ta Columbia Üniversitesi'nde fotoğrafçılık okudu, Photo-Secession grubunun üyelerinden Clarence White'ın yanında yetişti. Üniversiteden sonra New York'ta çeşitli stüdyolarda çalıştıktan sonra, yirmi yaşındayken dünyayı dolaşmaya karar verdi. Gittiği yerlerde fotoğraflarını satarak geçindi. San Francisco'ya vardığında parası tükenmişti. 1918'de oraya yerleşti ve ertesi yıl bir portre stüdyosu açtı. 1920'de ressam Maynard Dixon ile evlendi.

Büyük Bunalım yıllarında kamerasını stüdyodan sokaklara doğrulttu. Sokaklarda dolaşan evsiz barksız, işsiz insanları fotoğraflayarak çalışmalarının boyutlarını genişletti. Bu çalışmalarıyla dikkat çekti ve böylece FSA tarafından görevlendirildi.

1935'de Dixon'dan boşanıp ekonomist Paul Schuster Taylor ile evlendi. Taylor, Lange'e politik ve ekonomik meseleleri öğretmeye başladı. Beraber kırsal sefaleti, çiftçilerin yaşadığı istismarı ve göçmen işçileri belgelediler, Taylor röportajları yapıyor, ekonomik bilgileri derliyor, Lange de fotoğrafları çekiyordu. 1935'den 1939'a kadar çektiği fotoğraflar çeşitli gazetelerde yayınlandı ve büyük ilgi çekti. 1939'da Taylor'ın yazılarından ve Lange'in fotoğraflarından oluşan An American Exodus; A Record of Human Erosion adlı kitap yayımlandı. İki yıl sonra bir Guggenheim bursu kazandıysa da o sıralar Pearl Harbor baskını gerçekleşince burstan vazgeçti ve savaşı görüntülemeye başladı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Life dergisine çeşitli fotoğraf dizileri hazırladı. Aperture dergisinin kurucularından biriydi.

11 Ekim 1965'te, 70 yaşındayken Özefagus kanseri'nden yaşamını kaybetti.











Kaynaklar:
İz Dergisi No:8 2007/2
wikipedia.com

11.1.12

Eve Arnold'a veda


 "If a photographer cares about the people before the lens and is compassionate, much is given. It is the photographer, not the camera, that is the instrument." 
Eve Arnold


Dünyanın en prestijli fotoğraf ajansı Magnum'a katılan ilk kadın fotoğrafçı olan Eve Arnold 06 Ocak 'ta 99 yaşında hayata gözlerini yumdu.  Özellikle Marilyn Monroe fotoğraflarıyla oyuncunun en bilinen görüntülerine imza atan Eve Arnold, bir çok ünlü ismi görüntülediği fotoğraflar kadar, dünyanın farklı bölgelerinde çektiği göçmenlik, azınlık, yoksulluk  konularını içeren fotoğraflarıyla da tanınıyordu. Fotoğraflarını bildiğim ama kendisi hakkında pek az bilgim olan bu kadını bu vesileyle Arka Pencere'ye konuk etmek istedim.
Eve Arnold 1913 yılında Rus bir anne babanın çocuğu olarak Philedelphia’da dünyaya geldi. Fotoğraf kariyerine New York’ta bir fotofiniş tesisinde çalışarak başladı. 1948 yılında sadece 6 hafta boyunca Alexei Brodovitch’den fotoğrafçılık dersi aldıktan sonra fotoğrafçılığı hem bir meslek hem de kendini ifade aracı olarak benimsedi.  1951'de Magnum ajansı'na kabul edildi, 1957'de ajansın tam üyesi oldu. 1950 lerde Amerika'da yaşadıktan sonra 1962 yılında oğlunun eğitimi için İngiltere'ye taşındı ve sadece Amerika ve Çin'de çalışarak geçirdiği 6 yıllık ara dışında, hayatının sonuna kadar İngiltere'de kaldı. 
Ele aldığı meselenin derinlerine inen fotoğrafçılık geleneğinin temsilcisi olan Arnold'un hayatında seyahat de önemli biryer tutuyordu. Güney Afrika, Afganistan ve o zamanlar ABD'li bir fotoğrafçı için girmenin çok zor olduğu Sovyetler Birliği ve Çin gibi ülkelerde çeşitli çalışmalara imza atan Eve Arnold'un fotoğrafları 50'lerden 80'lere kadar çeşitli dergilerde basıldı. 
1970′lerin başında Mısır, Afganistan, ve Abu Dhabi’deki kadınların hayatını yansıtan fotoğraflar çekti. Daha sonra Güney Afrika’daki ırk ayrımcılığını karelerine yansıttı. 
AFGHANISTAN. Kabul. Young girl. 1969.
AFGHANISTAN. Nomad wedding in the Hindu Kush. 1969.
1979 da ise Çin’e doğru yola çıktı. Ardından İngiltere ve Amerika’da bulundu ve Küba’ya gitti. Küba’da 30 yıl önce fotoğrafladığı ailelerin yeni nesillerini buldu ve onları fotoğrafladı. 
Resim yazısı ekle


CUBA. Havana. Bar girl in a brothel in the red light district. 1954.

Çin'deki çalışması ile 1980'de Brooklyn Müzesi'nde ilk kişisel sergisini açtı. 
CHINA. Retired woman. 1979.
CHINA. Inner Mongolia. Horse training for the militia. 1979.
China. Chen CHONG, film actress-first take. 1979.




CHINA. Inner Mongolia. Equestrians acrobats rehearsing. 1979
Eve Arnold kariyerinde ünlü isimlerin portrelerini çekerek tanındı. Queen Elizabeth II’den Senatör Joseph McCarthy, Jacqueline Kennedy, Malcolm X,  Joan Crawford ve  Marilyn Monroe’ya kadar bir çok ünlüyü fotoğrafladı. 'Gündelik hayatı alıp onun ne kadar özel olduğunu göstermek dünyanın en zor şeyi' diyen Arnold, ünlü fotoğraflarında da tam tersi bir yol izeyerek, onların parıltılı dünyalarında gündelik olanın peşine düştü. 
USA. California. Los Angeles. Actress Joan CRAWFORD. 1959.
USA. Washington Mrs. John F. Kennedy and Caroline. 1960.



Marlene Dietrich'in aşağıdaki fotoğrafına bayıldım: 

USA. New York City. Marlene DIETRICH at the recording studios of COLUMBIA RECORDS

USA. New York. New York City. Paul Newman at The Actors' Studio. 1955. 
Bence Elizabeth Taylor fotoğrafları da muhteşem:
GB. ENGLAND. Elizabeth TAYLOR with her daughter on the set of the film BECKET, watching Richard BURTON playing a death scene. 1963.

GB. ENGLAND. Shepperton. Richard BURTON and Elizabeth TAYLOR at the local pub in Shepperton where he is starring in the role of Becket. Note Elizabeth's packet of sausages that will be cooked for her dinner by the chef in her four-star hotel. 1963.

(yukarıdaki fotoğraf şundan kesilmiş ama ben yukarıdaki haline bayıldığım için onu da ekledim)


Fotoğraflarını çektiği ünlülerden Joan Crawford, Isabella Rosellini, Marene Dietrich ile yakın arkadaş oldu ama 10 sene beraber çalıştığı Marilyn Monroe'nun yeri onun için ayrıydı.
 




en sevdiğim Marilyn Monroe portrelerinden biri













USA. Marilyn MONROE 1960. 'Uygunsuzlar' filminin çekiminde














 

















Daha bir çok, güzel ve çok etkili Marilyn Monroe fotoğrafları var Eve Arnold'ın. Magnum'un sitesinden göz atmanızı tavsiye ederim:
http://www.magnumphotos.com/C.aspx?VP3=ViewBox&CT=Album&ALID=29YL53HU7CJ

ve son olarak, Robert Capa, onun çalışmaları hakkında 'Dietrich'in bacakları ile patates toplayan göçmenlerin acı hayatları arasında bir yere denk geliyor' dermiş :)

İnsanın ardında bu kadar etkili bir sürü fotoğraf bırakarak, bu hayatı terketmesi ve hep güzel fotoğraflarla adının anılması çok güzel olsa gerek. Toprağın bol olsun Eve Arnold. 

Kaynaklar:
Radikal Gazetesi
www.magnumphotos.com