1.12.15

Margaret Bourke-White



Amerika'nın ilk kadın tasarım ve endüstri fotoğrafçısı. 
SSCB'ye kabul edilen ilk fotoğrafçı.
Fortune Dergisinin ilk anlaşmalı fotoğrafçısı.
Life dergisinin ilk kapak fotoğrafının sahibi.
Life'ın kadrolu ilk 4 fotoğrafçısından biri. 
Life'ın ilk kadın fotoğrafçısı.
Life'ın ilk kadın savaş fotoğrafçısı. 
Stalin'i gülümserken çekebilen tek fotoğrafçı.
Gandhi'yi ölmeden birkaç saat önce görüntüleyen fotoğrafçı.

Amerika'da Büyük Buhran'da, Avrupa'da II.Dünya Savaşı'nda, Hindistan'ın ve Kore'nin bölünmesinde, Güney Afrika'daki ırkçı sömürülerde, kaybedenin her zaman insanoğlu olduğunu gösteren, dramatik ve etkili fotoğrafların sahibi. 




Ve tüm bunları yaklaşık 70-80 yıl önce yapan bir kadından söz ediyoruz. Daha ne olsun. Bir hayata bu kadar başarı sığdırabilen bir kadına tapmamak mümkün değil. 


Aslında bu yazıya, Margaret Bourke-White'ın sadece bir fotoğrafını, o da 1937'de çektiği, Louisville'de mutlu ve zengin Amerikan ailesini gösteren reklam tabelası önünde yemek sırasında bekleyen insanları gösteren efsane fotoğrafı hakkında yazmak için başlamıştım. Fakat kendimi birden kadının hayat hikayesinin içinde buldum. Bir baktım biyografilerini okuyorum, çevirilerini yapıyorum. Belki de bu efsane hayatlara çok özendiğimden, kadının hayatı beni kendine doğru çektikçe çekti, uzun bir süredir bu kadının hayatında hapsoldum sanki. 





O yüzden de çok uzun bir yazı oldu. Bilgilerin çoğunu 'Susan Goldman Rubin'in 'Margaret Bourke-White' isimli biyografisinden çevirdim. (Hatalarım varsa şimdiden affola, ingilizcem bu kadarına elverdi.) 

Hadi gelin, bu muhteşem hayata biraz yakından bakalım. 

Fotoğrafçımız, Margaret White ismiyle 14 Haziran 1904'te New York Bronx'ta çok çalışkan ve hırslı bir ailenin ortanca çocuğu olarak hayata gelir. Bir mucit ve mühendis olan babasından, mükemmeliyetçiliği; becerikli bir ev hanımı olan annesinden yılmadan kendini geliştirmeyi öğrenir.




Babası Joseph White, körler alfabesi baskı makinelerini yapan bir fabrikada çok önemli gelişmeler icat eden bir mühendistir o zamanlar. Margaret bir röportajda, 'Babam çok sanatçı ruhlu bir insandı, her şeyde en iyinin ne olduğunu bilirdi ve ben ona delicesine tapardım.' der.
Aynı zamanda doğaya ve fotoğrafa çok meraklı olan babası, çıktıkları gezilerde Margaret'ı fotoğraf çekmeye teşvik eder. Margaret o zamanlar fotoğrafa çok meraklı değildir, genelde ailesini, çiçekleri ve kuşları çeker. Fakat babası gibi o da doğaya aşıktır ve ileride ünlü bir biyolog olmayı hayal eder. 






Ciddi biçimde prensipli ve mükemmeliyetçi olan ailesi, zaman kaybı olduğunu düşündüğünden evde kart oyunlarını, çizgiromanları, hatta sakız çiğnemeyi ve argo konuşmayı kesinlikle yasaklar. O zamanlar annesinin çok baskıcı olduğunu düşünse de ilerleyen yıllarda annesi için 'doğuştan öğretmendi' diyecektir. 




Babası, Margaret'ı 8 yaşına geldiğinde, kendisinin mühendis olarak çalıştığı, baskı makinelerinin yapıldığı fabrikaya götürür. Margaret fabrikayı dolaşırken, işçilerin metali eritip kalıplara döktükleri dökümhaneyi görünce büyülenir. Otobiyografisinde o anı şöyle anlatır: 'O andaki mutluluğumu anlatmam çok zor. O yaşımda, gördüğüm dökümhane benim için güzelliğin başı ve sonu gibiydi. Çok sonraları bir fotoğrafçı olduğumda anladım ki, fotoğrafçıların  kendi hayatlarını başkalarına gösterme içgüdüsü sonucu, o manzara öyle canlıydı ki tüm kariyerimi şekillendirdi.' İşte bu sebeble, endüstri, sanatçının ilk önemli konusu oldu. 



Margaret büyüdükçe doğa tutkusu artmıştı. Sürüngenlere olan tutkusu sonucunda, 17 yaşında, 1922’de Columbia Üniversitesi’nde Herpetoloji  (sürüngen bilimi) eğitimi almaya başladı. Aynı sene babasını kaybetti, adeta taptığı, hayran olduğu babasını kaybetmek  Margaret için tam bir yıkım oldu. Fakat onun gösterdiği yolda ilerlemek, başarılı olmak için çok çalışmak en büyük özelliklerinden biri oldu.






Babasından çok para kalmadığından, eğitimini devam ettirebilmesi için amcası maddi yardımda bulunmayı önerdi. Amcası ile buluştuğunda ilk defa o zaman, babasının yahudi olduğunu, kendisinin de yarı yahudi olauğunu öğrendi. Ailesi özellikle annesi bunu ondan saklamıştı. O yıllarda Amerika'da yahudiler için bir çok şey kısıtlıydı. Eğitimini risk etmemek için bu bilgiyi o da sır olarak saklamaya devam etti. 






Columbia'ya döndüğünde, babasına olan yoğun sevgisi, babasının hobisi olan fotoğrafçılığa yönelmesine sebep oldu ve Clarence H. White'ın (akrabalıkları yok) fotoğrafçılık derslerine girmeye başladı. Clarence White evinde bir fotoğraf okulu kurmuştu. Bu okulda sanatsal fotoğraf hakkında pek çok şey öğrendi ve 20'li ve 30'lu yıllarda  çok ünlü olmuş Dorothea Lange, Laura Giplin ve Ralph Steiner gibi birçok fotoğrafçıdan eğitim aldı. 

Yaz boyunca bir kampta fotoğrafçılık yapsa da üniversitenin 2.senesi için hala yeterli parası yoktu. Komşuları ona destek olmayı önerdikleri için Michigan Üniversitesi'ne geçti. O kış bir kafede, onun gibi fotoğraf meraklısı bir elektirik mühendisi olan Everett 'Chappie' Chapman ile tanıştı ve aşık oldu. İkili 13 haziran 1924'te evlendiler ve sonrasında Indiana'ya taşınıp Purdue Üniversitesi'ne başladılar. 








Fakat evlilik umduğu gibi gitmemişti. Everest da babası gibi çalışma saplantılıydı, aynı zamanda çok huysuz ve karamsardı, uzun süren sessizliklere gömülürdü. Çok mutlu oldukları söylenemezdi. Bu mutsuzluğa kayınvalidesi de büyük katkıda bulunuyordu. Oğlunu elinden aldığı için Margaret'a en başından savaş açmıştı. Yine de evliliğini sürdürmek için çabalıyordu. 

Cleveland'a taşındılar. Burada Cleveland Müzesi'nde çocuklara ders verdi, aynı zamanda Case Western Reserve Üniversitesi'nde akşam okuluna devam etti.  
Bu evlilikle istediği kariyeri yapamayacağını biliyordu. 1926 sonbaharında, kayınvalidesinin de büyük katkısıyla ayrıldılar. Margaret o zamanlar hakkında şöyle söylüyor:  'Hayatımda yaşadığım en zorlu şeyler sanki o iki kısa senenin içine paketlenmişti. Bir daha hiçbir şey o kadar zor görünmedi.' Zorlu kayınvalidesi hakkında şunları söylüyor: 'Ona şükran borçluyum çünkü tüm o bilmemezliğine rağmen benim hayal edebileceğimden çok daha geniş bir hayata kapımı açtı.'

Biten evliliğinin ardından son senesini tamamlamak üzere Ithaca'da Cornell Üniversitesine başladı. Bu onun 5.üniversitesiydi. Fakat bitirmeye kararlıydı. Bu sene, Clarence White'dan öğrendiği tekniklerle, kampüsteki sıradışı binaların fotoğraflarını çekmeye başladı. Cornell Mezunlar Gazetesi fotoğraflarını yayınladı, hatta Mimarlık Fakültesi Dekanı bu fotoğrafları çok beğendi ve evinin fotoğraflarını çekmesini istedi. 


margaret_bourke-white.jpg

6 sene sonunda üniversite eğitimini bitirdi. Margaret fotoğraf ile ilgili bu kadar dikkat çekmesine rağmen hala fotoğraf hakkında bir kariyer hayal etmiyordu. New York'ta Amerikan Müzesi'ne Herpetoloji bölümüne iş başvurusunda bulundu. Bu sıralarda Chappie Ithaca'ya geldi, evliliklerini tekrar onarmaya çalıştılar fakat yürümedi, 1927 yılında tamamen ayrıldılar. Annesi ve erkek kardeşinin yaşadığı Cleveland'a geri döndü. Margaret, eski soyadı White'ı geri aldı, aynı zamanda annesinin kızlık soyadı olan Bourke 'u da alıp tire çizgisi ile ayırarak, Bourke-White olarak kullanmaya başladı, bu şekilde farklılaşmaya çalışıyordu.


Cleveland'da evinde kendisine bir karanlık oda kurdu. 

Binaların fotoğraflarını çekmeye başladı. Cleveland'da fabrikaların konuşlandığı Flats adıyla bilinen bir bölge keşfetti ve burada hayal ettiği Deneysel Endüstri Fotoğraflarını çekmeye başladı. Flats onun için bir fotoğrafik cennetti.  Margaret Flats'de trenlerin, köprülerin, fabrikaların ve fabrika bacalarının fotoğraflarını çekti. 1927 Kasım'ında bir bankaya ilk fotoğrafını sattı. Fotoğrafta High Level Köprüsü'nün silüeti vardı.Fotoğraf bankanın aylık dergisi Trade Winds'in kapağında çıktı. Bundan sonraki 5 yıl boyunca her ay Trade Winds dergisi kapak fotoğrafını Margaret'dan alacaktı. 






En sonunda para kazanmaya başlamıştı. Kazandığı paralarla, ilk olarak Patrick adını verdiği ikinci bir el araba aldı. Bu sıralarda Clarence White Okulu'ndan eski arkadaşı Ralph Steiner, ona soft-focus fotoğraf tarzını bırakıp daha gerçekçi fotoğraflar çekmesini tavsiye etti. Margaret tarzını değiştirdi. Artık daha keskin, daha net ve düzenli fotoğraflar çekmeye başladı. 







Özellikle Terminal Kulesi'ne hayrandı. Terminal Kulesini değişik açılardan ve değişik stillerle çekti. 1927 yılı sonunda Terminal Kulesi (Gökdeleni) 'nin sahipleri, Margaret'i resmi fotoğrafçıları olarak işe aldılar. 

Terminal Kulesi (Sharp-focus tekniği ile)

Terminal Kulesi (Soft-focus tekniği ile)






















Flats Bölgesinde yer alan Otis Çelik Fabrikası'nın da bir çok fotoğrafını çekti, bu fabrikanın sahibi Elroy Kulas, bu fotoğraflardan 8 tanesini satın aldı ve hissedarları için yazdığı 'The Story of Steel' isimli kitabında kullandı. Bu fotoğrafların çoğu 1928 de gazete ve dergilerde yayınlandı. Bu seride çektiği, hem teknik olarak çok uğraştığı hem de kendini çok tehlikeli durumlara soktuğu  '200 tonluk kepçe' fotoğrafı ile Cleveland Müzesi'nde en iyi Manzara Fotoğrafı ödülü ile ilk ödülünü kazanmış oldu. 


Otis Çelik Fabrikası Bacaları 
200 tonluk kepçe, Otis Fabrikası, Flats























1929 Mayıs'ında The Times Editörü Henry Luce'den bir telgraf aldı. Henry Luce, Margaret'ın Otis Fabrikası fotoğraflarını gazetelerde görmüştü ve acilen New york'a gelmesini istiyordu. Henry Luce, içinde etkili fotoğrafların yer almasını istediği endüstri ve iş dünyası ile ilgili bir dergi çıkarmak istediğini anlattı. Margaret çok heyecanlanmıştı. Luce onu, henüz adı belli olmayan ancak ileride 'Fortune' adı verilecek bu derginin editörü Parker Lloyd-Smith ile tanıştırdı. Margaret'ın tek şartı bu dergi için senede 6 ay çalışmaktı, kalan 6 ayı kendi projeleri için kullanacaktı. 4 Temmuz'da Fortune dergisi için çalışmaya başladı. Bu dergi için ilk işe alınan fotoğrafçı olmanın yanı sıra, ilk sene sözleşmeli çalışan tek fotoğrafçıydı. İlk sene Elgin Saat Fabrikasında, saat yapımında çalışan elleri gösteren fotoğrafı ve bir et şirketinde  çektiği asılı domuzların fotoğrafları en çok dikkat çeken fotoğrafları oldu.

Asılı Domuzlar, 1930
Saat Elleri, Elgin Saatleri, 1930





















Fortune'un ilk sayısı 1930 Şubat'ında çıktı. Büyük Buhrandan hemen sonra yayına başlayan bir endüstri dergisinin hemen batacağı düşünülmüştü fakat Fortune çok büyük başarı elde etti. 


Bağımsız projelerinden birisi Chrysler Şirketlerinin Detroit'teki tarım alanları idi. Walter Chrysler, Margaret'ı ayrıca New York'ta yapımı devam eden Chrysler binasının fotoğraflarını çekmesini istedi. Dünyanın en uzun binası olacağı için çok gururlanıyordu.



1929-30 yıllarında kimi zaman çok soğuk hava koşullarında bu binadan 243mt yükseklikten bir çok fotoğraf çekti. Bu binayı o kadar çok sevmişti ki, o binada ofis tutmaya karar verdi. Fakat bu pahalı stüdyoyu karşılayabilmek için reklam fotoğrafçılığı yapması gerekiyordu, bu yüzden de bir ekip kurdu. Tüm kariyeri boyunca beraber çalışacağı Oscar Graubner, karanlık oda asistanıydı. Peggy Sargent de sekreteri olarak işe başladı, o da uzun yıllar Margaret ile çalışacaktı. 
   











Bu sıralarda renkli film piyasaya çıkmıştı. Margaret reklam fotoğrafları için renkli filmi denedi ama siyah beyaz fotoğraflarının verdiği etkiyi yakalayamadı. Bu yüzden siyah beyaza geri döndü. En önemli müşterileri Buick ve Goodyear idi. Aynı zamanda Fortune Dergisi için çalışıyordu ve dergi onu Almanya'ya gönderdi. Ama onun aklı Rusya'daydı. Rusya'nın endüstrisi çok ilgisini çekiyordu fakat Rusya, yabancı fotoğrafçıların ülkeye girişini yasaklamıştı. Hiçbirşey Margaret'ı kapalı kapılar kadar kendine çekmezdi. Vize başvurusunda endüstri fotoğraflarından bir portfolyo da sundu. Onun çalışmaları Rus devlet görevlilerinin ilgisini çekmiş olacakki vizeyi aldı. 







Birkaç hafta içinde fabrikalardan, tarlalardan, imalathanelerden, taş ocakları ve ilgisini çeken bir çok şeyi içeren 800 fotoğraf çekti. En etkileyici fotoğrafı bir demir işçisini görüntülediği fotoğraf oldu. Işığını, kamerasını ayarladıktan sonra fotoğrafı çektiğinde işçinin ona dönüp 'spasibo' (teşekkürler) demesini hiç unutmadı. Rusya'da fotoğraf tarzı değişmeye başladı, makinelerin arkasındaki insanları daha çok kadrajına almaya başladı. Çok sevdiği endüstri ve makinalara karşı ilgisini kaybediyor, onların arkasındaki insan hikayeleri daha çok ilgisini çekiyordu.  


 


Margaret Amerika'ya döndüğünde Dick Simon ve Max Schuster, stüdyosunda onun Rusya fotoğraflarına baktılar ve ona bu fotoğraflarla bir kitap basmasını önerdiler. O da babasının anısına düzenlediği 'Eyes on Russia' adlı kitabını 1931 de yayınladı. 















Margaret ve Caldwell













Amerika'ya geri döndüğünde reklam fotoğrafı çekmekten vazgeçti. Asıl ilgilendiğinin insanlar olduğunu farketti ve bu konu üzerine yoğunlaşmaya ve hatta insan fotoğraflarından oluşan bir kitap çıkarmaya karar verdi. Fakat bunu tek başına yapamazdı, daha deneyimli bir yazarla çalışmaya karar verdi. 1936 da bir partide, yazar Erskine Caldwell ile tanıştı. Caldwell, kendisinin de  doğup büyüdüğü güney bölgesinin kırsallarında yaşayan yoksul halk hakkında  'Tobacco Road' isimli romanı yazmıştı. Fakat hiçkimse durumun anlattığı kadar kötü ve dramatik olduğuna inanmıyordu. O da bunu fotoğraflarla belgeleyebileceği bir yapıt ile ispatlamak istiyordu. Margaret ve Caldwell birlikte çalışmaya karar verdiler. 













Yolculuğun ilk günleri pek anlaşamadılar, özellikle Margaret'ın bilim sevdası hala devam ettiğinden, yanında getirdiği peygamber devesi yumurtaları ve bir sürü bavul ve ekipman Caldwell'in gözünü korkutmuştu. Fakat bu uzun sürmedi ve 5.günde arkadaşlıkları pekişti. Caldwell bir güneyli olduğundan gittiği yerlerde insanlarla muhabbet kuruyor, sıcak bir ortam yaratıyordu, bu sayede Margaret fotoğraf çekerken hiç dikkat çekmiyordu. Bazen Margaret fotoğraf çekerken sanki reklam fotoğrafı çekiyormuş gibi objelerin yerini değiştiriyor, insanlara nasıl durmaları gerektiğini söylüyordu. Caldwell bunu yapmaması gerektiğini, gerçekliği yakalaması için herşeyi olduğu gibi bırakmasını tavsiye etti. Caldwell'in de katkılarıyla, Margaret iyi bir belgesel fotoğrafçı olma yolunda hızla ilerliyordu. Bu yolculuktan çok etkili fotoğraflar çıktı. 
(Bu seride çok sayıda çok etkili fotoğraflar var. Bulabilirsem bu kitabı almayı ve başka bir kayıt altında fotoğrafları incelemeyi düşünüyorum. )


Geri döndüklerinde, 1937 Kasım'ında yazıları da tamamlayıp kitabı çıkardılar.  



Fortune 'un editörü Henri Luce, yeni bir dergi yaratmaya karar vermişti. Bu sefer ulusal ve dünya haberlerini fotoğraflarla duyuran bir dergi yapmayı planlıyordu. Fotoğraflar bu dergide çok daha önemli olacaktı, olan olayları, haberleri yazılardan çok fotoğraflar gösterecekti. Margaret, Eylül 1936 da Chrysler'daki stüdyosunu kapattı ve 'Life' adı verilecek bu yeni derginin ofisine taşındı. Margaret dışında sadece 3 fotoğrafçı daha işe alınmıştı: Alfred Eisenstaedt. Peter Stackpole ve Tom MacAvoy. Bu dörtlüye Kurucu Dörtlü deniyordu. Life'daki arkadaşları onun için hafif patronumsu bir havası vardı diyorlar, ama kafaya bir konu taktı mı onu kimse durduramazmış. 

Margaret'ın asistanı Oscar Graubner, Life'ın fotoğraf laboratuvarının başı oldu, sekreteri ise film editörü oldu. Henry Luce onu ilk iş olarak Montana'da yapılan dünyanın en büyük barajı Fort Beck Barajını görüntülemesi için görevlendirdi. 

Margaret, sadece barajı çekmekle kalmadı, aynı zamanda baraj işçilerinin yaşadıkları gecekonduları, içtikleri barları gösteren insan temalı bir çalışma yaptı.  23 Kasım 1936 da Life'ın ilk kapağında  Margaret'ın fotoğrafı yer aldı. Fotoğraf o derece etkileyicidir ki takip eden senelerde endüstri estetiği üzerine fotoğrafik çalışmalar yapanlara örnek olur. Yalnız Life fotoğrafı yayınlarken fotoğrafı kırpar, Margaret bu duruma çok sinirlenir, bundan sonra fotoğraflarının kendi izni olmadan değiştirilmemesi üzerine anlaşma imzalar. 

Bu arada, Life ilk sayısıyla inanılmaz bir başarı kazandı. 

 

1937 nin kış aylarında Margaret Louisville'e gitti. En güçlü, en bilinen fotoğraflarından birini burada çekti. Mutlu ve zengin bir ailenin gözüktüğü tabelanın önünde yemek sırasında bekleyen insanlar...
Bu fotoğraf adeta adaletsizliğin, haksızlığın ve dengesizliğin bir simgesi oldu.  


Life'daki başarısı diğer iş arkadaşları tarafından kıskanılmaya başlamıştı. Margaret'ın ofisi tırtıllarla, böceklerle, kertenkelelerle doluydu. Böcek bilimine hala çok fazla ilgi duyuyordu. O yokken arkadaşları kasıtlı olarak böcek ilacı şirketi çağırmışlar, odasını dezenfekte ettirmişlerdi. Margaret döndüğünde bu durumun yanlışlıkla olmadığını kimse itiraf edemedi. 



Life, Margaret'ı, 1938'in Bahar aylarında, II.Dünya Savaşı çıkmadan önce İspanya ve Çekoslovakya'ya gönderdi. Bu ülkelerde Nazi Partisi güçlendiğinden kargaşa vardı. Bir belgesel fotoğrafçı olarak fotoğraflarının gidişata iyi yönde katkısı olmasını umut ediyordu fakat aslında yarı yahudi olan Margaret kendini de büyük tehlikeye atıyordu. Yahudiler yakalanmaya ve kamplarda esir tutulmaya başlanmıştı. 







Caldwell de onunla birlikte Avrupa'ya geldi, bir kez daha beraber yolculuk yaptılar, 5 ay boyunca Çekoslovakya'yı trenle gezdiler ve bu gezi sonrasında bir kez daha Caldwell'in yazılarından Margaret'ın fotoğraflarından oluşan 'North of the Danube' isimli bir kitap daha yaptılar. 















Bu sıralarda olsa gerek, Avrupa'dan sonra Türkiye'ye de uğradı. İstanbul'un yanısıra Samsun, Kayseri, Ankara gibi şehirlere de uğradı. Google Life ile anlaşıp Life'ın fotoğraf arşivini, dijital ortama geçirince bu 21 fotoğraf da su yüzüne çıktı,. Aşağıda bunlardan bazılarını görebilirsiniz:




Dolmabahçe



Akaretler
Galata Köprüsü 

Sultanahmet


Caldwell ve Margaret Amerika'ya döndüklerinde 27 Şubat 1939'da evlendiler. Connecticut, Darien'de ormanın içinde çok sevdikleri bir evde yaşamaya başladılar, bir sürü kedileri vardı ve Margaret bu evlilik hayatından çok mutluydu. Fakat Ekim 1939 da İngiltere ve Almanya anlaşmaya varamayınca, Life onu tekrar Avrupa'ya savaş ortamına gönderdiğinden, eşinden ve kedilerinden ayrılmak zorunda kaldı.  

İngiltere'de Winston Churchill 'in portresini çekti ve fotoğraf Nisan 1940 ta Life'ta 'İngiltere'nin Savaş Lordu' başlığı ile kapak olarak çıktıktan 2 hafta sonra Churchill Başbakan oldu. Churchill'i tam da doğumgününde çekmiş ve notlarında o gün için 'hayatımda çektiğim en zor şeydi, sinirliydi ve yorgundu, çünkü Britanya ordusunun başı düşman denizaltıları ile beladaydı. 
Avrupa'da geçirdiği 5 aydan sonra Caldwell eve geri dönmesi için ısrar ediyordu. Aklı karışıktı, New Yorklu bir editör Dodd Mead'e böceklerle ilgili bir çocuk kitabı yapacaklarına söz vermişti, Life , kocasından aylarca ayrı kalmasına değecek kadar fotoğrafını yayınlamıyordu. Life'tan ayrılmaya karar verdi. Henry Luce'a bir istifa telgrafı çekti. Geri döndüğünde PM isimli bir New York Gazetesi için çalışmaya başladı. PM gazetesinde düzenli olarak Doğa fotoğrafları yayınlanıyordu fakat Avrupa'da çok büyük olaylar olurken böyle fotoğraflarla uğraşmak onu tatmin etmiyordu. Ekim'de tekrar Life ile anlaşmaya vardı. Mart'ta Life onu ve kocası Caldwell'i Rusya'ya gönderdi. Life'ın fotoğraf editörü Wilson Hicks; Stalin ve Hitler'in karşılıklı anlaşma imzalamış olmasında rağmen , Nazilerin Sovyetler Birliği'ne de saldıracağını düşünüyordu. Hicks dahil herkes Hitler'İn bu sözünü tutmayacağını düşünüyordu ve bu durum olursa Margaret'ın Rusya'da hazır olmasını istiyorlardı. Margaret Rusya'ya giderken yanına 5 kamera, 22 lens, 3000 flaş ampulü ve 28 polisiye roman aldı. 
22 Haziran 1941 de Alman orduları sovyet sınırına dayandığında Amerikan hükümeti acilen Moskova'yı terketmelerini istedi fakat Margaret kalma iznini yalvararak aldı. Moskova'da kalan tek yabancı fotoğrafçıydı. Bombalamalar başladığında sığınaklarda saklanmak yerine çatıya çıktı.  22 gece boyunca hayatını tehlikeye atarak bombalamaları görüntüledi. Editörü ona 'Rusya'da çıkarttığı harika iş ile yeni bir ün kazandığını' telgraf ile iletti. 




Margaret'ın Rusya'da başka bir hedefi daha vardı: Josef Stalin. Aylarca uğraştı fakat başaramadı. Stalin 1927'den    beri Sovyetlerin başındaydı ve tüm zamanların en zalim diktatörlerinden biriydi. Onun emriyle milyonlarca kişi öldürülmüş, hapse atılmış ya da Sibirya'ya askeri kamplara gönderilmişti. Entellektüellerden, eğitimli profesyonellerden, yahudilerden ve kendine karşı olan herkesten nefret ediyordu. Margaret uzun uğraşlar sonucunda Stalin'den izni koparmıştı. 31 temmuz 1941'de ofisinin dışında beklerken lensleri temizleyip makinesini çekime hazırlarken bir yandan korkuyor, bir yandan bu diktatöre direktif veremeyeceğini bildiğinden, fotoğrafı nasıl çekeceğini düşünüp duruyordu. İçeri girdiğinde, Stalin'in hiç de heykelleri gibi kocaman bir adam olmadığını hatta oldukça kısa boylu olduğunu görünce hem şaşırdı hem korkusu azaldı. O sırada hoş bir kaza oldu. Margaret, flaş ampüllerinin olduğu paketi düşürdü, tüm ampuller yere yayılmıştı, o anda Kremlin tercümanı ve Margaret telaş içinde itişip kakışarak ampulleri toplamaya çalışmışlardı. Stalin bu durumu oldukça komik bulmuş, kahkahayı patlatmıştı. Margaret fırsatı kaçırmadı, hemen deklanşöre bastı. Stalin'in gülümserken tek fotoğrafı olsa gerek, bu efsane fotoğrafı da Life kapak fotoğrafları içinde yerini aldı.  (Hatta iki kere kapak olmuş, 1943 te tekrar fotoğraf kapakta kullanılmış)


Margaret evine döndüğünde Hindistan'daki anılarıyla 'Halfway to Freedom' isimli bir kitap yazmaya karar verdi. Fakat kitabı yazmaya çalıştıkça Hindistan ile ilgili bilgisinin yeterince derin olmadığını anladı ve tekrar Hindistan'a bir yolculuk ayarladı. 5 ay boyunca kaldığı Hindistan'da bir çok foto-röportaj hazırladı Life için. Artık Hindistan ikiye bölünmüştü. Jiddah, Pakistan adını verdiği ülkede müslümanları topluyordu. Yanlış tarafta kalan milyonlarca insan durmadan göç ediyordu. Gelmiş geçmiş en büyük göçtü bu ve insanlar yollarda koleradan ölüyordu. 
 Aralık 1941 de Amerika da savaşa girince Margaret yeni bir denizaşırı görev istedi. Editörleri, Amerikan Hava Kuvvetleri ile ortak bir proje başlattılar, artık fotoğraflarını Hava Kuvvetleri de kullanacaktı. İlk Askeri Kadın Muhabir üniforması, Margaret  için yapıldı. İlk olarak İngiltere'ye, Uçan Kaleler olarak bilinen B17 bombardıman uçaklarını çekmeye gitti. Bu sıralarda kocası Caldwell'den telgraf aldı, Caldwell yaşadıkları uzun ayrılıklar sebebiyle Margaret'tan ayrılmak istiyordu. Margaret bu isteği kabul etti, her ne kadar çok üzülse de, tüm konsantrasyonunu işine vermeye çabaladı. 
1943'te İtalya'ya gönderildi. Burada hemen savaş hattının yanında yer alan sıhhiye birliğini çekti. Almanlar birkaç mil ilerideydi, tüm gece yoğun bombardıman altında yapılan ameliyatları görüntüledi. O gece askerlerin belki yarısı kurtulabilmişti, oldukça dramatik fotoğraflar çekti. Negatifleri Life'a gönderdiğinde anlaşma gereği fotoğraflar önce Pentagon'dan geçecekti, fakat Pentagon'dan sadece bir film geri geldi, kalanların kaybolduğu söylendi. Sonrasında Margaret kaybolan fotoğrafları bulmak için çok çabalasa da fayda etmedi. Life ellerinde kalan bir filmde yer alan fotoğrafları yayınladı. Döndüğünde İtalya'daki anılarını 'Purple Heart Valley' isminde bir kitapta topladı. (Kitabın ismi fotoğrafladığı savaş bölgesinin adı)






1944'te Müttefikler Normandiya'ya çıkartma yapınca, savaş bitmek üzereydi, Margaret o bölgede olmak istedi. 1945 Mart ayında Frankfurt'a uçtu. Burada Ren Nehri'ni geçmeye hazırlanan 3.ordunun başı General S.Patton'ın portresini çekti. General Patton fotoğrafı çekilirken Margaret'a 'Sakın gıdımı gösterme ve alnımdaki kırşıklıklar belli olmasın' demişti :) Margaret da yandaki fotoğrafı çekerek adamın dediğini zor da olsa yerine getirmişti. 











General Patton'ın kuvvetleri Naziler kaçtıktan 2 saat sonra Buchenwald'a girdiler. Buchenwald Amerikalılar tarafından ilk kurtarılan kamp oldu. Burada açlıktan ölmek üzere olan yahudiler, politik mahkumlar vardı. Buchenwald'ın Yaşayan Ölüleri ismi verilen aşağıdaki fotoğraf 20.yüzyılın en unutulmaz fotoğraflarından biri olarak tarihteki yerini aldı. 



Mart 1946'da Life onu Hindistan'a gönderdi. Ülke 200 yıldır İngiltere sömürgesi altındaydı ve artık özgürlüğünü kazanmak üzereydi. Margaret'ın ilk yapmak istediği Hindistan'ın ruhani ve aynı zamanda politik lideri olan Mhatma Gandhi ile bir çekimdi. Margaret fotoğraf için izin almaya çalıştığında, Gandhi'nin sekreteri önce çıkrık çevirmeyi öğrenmesi gerektiğini söyledi. Margaret sekreterin kendisini yanlış anladığını düşünüp 'Ohh, hayır' dedi. 'Gandhi ile çıkrık çevirmek istemiyorum,  Gandhi çıkrık çevirirken fotoğraf çekmek istiyorum.' Sekreter çıkrık çevirmeyi öğrenmeden Gandhi'yi anlamasının mümkün olmadığını söyledi. Çıkrık Hindistan'ın özgürlüğünün bir sembolüydü aynı zamanda. Gandhi, fakir Hindistan halkına çıkrık ile kendi kıyafetlerini yaparlarsa pahalı İngiliz kıyafetlerine ihtiyaç duymayacakları fikrini benimsetmeye çalışıyordu. Margaret hızlıca bir çıkrık dersi aldı. Başlarda beceremese de, sonunda çıkrığı öğrenip Gandhi'yle görüşmeyi başardı. O gün çektiği fotoğraf, bana göre Gandhi'nin en iyi portre fotoğrafıdır. Fotoğraf, Gandhi ile ilgili pek çok şeyi barındırır. Davasının sembolü olan çıkrığının arkasında oturmuş, okuduğu şeye tüm dikkatini vermiş bir halde Margaret'tan ve onun kamerasından bihaberdir. 


Margaret artık Gandhi'yi çok sık görüyor, her buluşmalarında daha çok fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Artık Gandhi, onu gördüğünde, 'işte işkencecim geldi' diyerek dalga geçiyordu. Hindistan iki grup olarak ikiye bölünmüştü: Hindular, ve Mohammed Ali Jinnah'ın lideri olduğu müslümanlar. Eylül 1946'da çok şiddetli çatışmalar oldu. Kalküta'nın sokakları binlerce ölüyle kaplandı. Manzara her savaşta olduğu gibi burada da korkuçtu. Hindistan'daki son gününde Gandhi ile bir röportaj yapmayı düşünüyordu. Margaret, bu röportajı yaptıktan bir iki saat sonra Gandhi, fanatik bir hindulu tarafından vurularak öldürülecekti. Life bu vahim olayı yayınlarken Margaret'ın ilk çektiği fotoğrafı kullandı. Margaret olay hakkında 'Hayatımda Hiçbirşey beni bu kadar derinden etkilemedi' diyordu. 'Bu hatıra hiç bir zaman aklımdan çıkmadı'

Hindistan' daki büyük deneyiminden sonra bir sonraki büyük hikayesi için artık Güney Afrika'ya gitmeye hazırdı. Life onu 1949'un sonlarına doğru Güney Afrika'daki ırkçı mücadeleyi görüntülemesi için gönderdi. Margaret  fotoğrafik açıdan kariyerinin ve yeteneğinin zirvesindeydi. Güney Afrika'da halkın dörtte üçü siyahi ya da karışık ırktan olmasına rağmen azınlık gibi yaşıyorlardı ve hiç bir güçleri yoktu. İçlerinde altın ve elmas madenlerinin de olduğu arazilerin neredeyse tamamı beyazlara aitti. Bir sabah bir altın madeninde iki madenci ile tanıştı, onlarla ilgili bir foto hikaye hazırlamaya karar verdi, onlara isimlerini sorduğunda, isimlerinin kollarına kazılan dövmelerdeki sayılardan ibaret olduğunu görünce Nazi kamplarındaki esirleri hatırladı. (Yer ve zaman farketmiyor, insanın olduğu her yerde kötülük var.) 

Ertesi sabah maden kıyafetlerini giydi, kaskını taktı, bir önceki gün tanıştığı 1139 ve 5122 nolu madencilerle yerin iki mil altına indi. Orada fenalaşınca madenciler Margaret'a yardım ettiler ve havanın daha iyi olduğu bir bölüme götürdüler. İşine geri döndüğünde çektiği ve Life'ta 'Güney Afrika ve Problemleri' isimli foto hikayesinde yer alan iki madencinin fotoğrafı kariyerinin en  popüler fotoğraflarından biri olacaktı. 




Hikayesinde, günde 17 sent karşılığı uzun saatler boyunca altın ve elmas madenlerinde çalışan insanlar vardı ve bu insanlar akşam olduğunda mahkum gibi kilit altında tutuluyor, dikenli teller içinde yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. Margaret 'Afrikada olduğum zamanlardan sonra altından ve elmastan nefret ettim' diyordu. 





Aradan 65 sene geçti ve biz hala bu gereksiz maden parçalarına gereksiz ilgi gösteriyor, gereksiz paralar veriyor ve hala bir çok insanın köle gibi çalıştırılmasını sağlıyoruz. 





Bir sonraki uluslararası hikayesi Kore'de Güney Kore Milliyetçileri ve Kuzey Kore komünistleri arasında yaşanan savaş olacaktı. Hali hazırda diğer Life fotoğrafçıları savaşı zaten görüntülüyordu. Margaret daha insan odaklı bir hikaye üzerinden savaşı anlatmak istiyordu. İstediğini, 2 yıldır komünist bir gerilla olan ve artık evine dönmek isteyen Nim Churl Jin'İn hikayesinde buldu. Annesi oğlunu öldü zannediyordu. Oğluna kavuşma sahnesi çok dramatikti. Kariyerinin en önemli fotoğraflarından biri de bu hikayeden çıktı. 





Annesi oğluna sarılırken 'Bu bir rüya mı? sen benim oğlum olamazsın, benim oğlum öldü' diye ağlıyordu. (Güney Kore, 1952)

Margaret Kore'deyken, sol ayağında bir tutukluk ve ağrı hissetmeye başladı.  ayağa kalktığında sendelediğini farketti. Amerika'ya döndüğünde bir çok doktora gidecek, duyduğu teşhisi sonuna kadar kabul etmeyecekti. Hiç kendine konduramadı bu hastalığı, kendini asla hasta olmayacak insanlardan görüyordu. Fakat  'Yıkılmaz Maggie' Parkinson hastalığına yakalanmıştı ve hastalık zamanla tüm vücuduna yayılıyordu. Hastalığını kabul etmeyen Margaret her gün saatlerce yürüdü, egzersiz yaptı. Hastalığını Life'takilerden sakladı, fakat arkadaşları onda bir gariplik olduğunu farketmeye başladılar. Sadece 49 yaşındaydı, kariyerinin zirvesindeydi ve daha bir çok şey başarmak istiyordu. İki ameliyat geçirdi, bunlar ilk başta işe yarar gibi olsa da hastalığın seyrini değiştirmedi.
Artık herkese söylemenin zamanı gelmişti. 

Rehabilitasyondayken yakın arkadaşı Alfred Eisenstaedt'in fotoğraflarını çekmesine izin verdi. Yandaki fotoğrafta 'En azından kendi fotoğraf makinemi doldurabiliyorum' diyordu.  Alfred fotoğrafları çekti, Margaret yazıları yazdı, hikaye 22 Haziran 1952 de Life'da yayınlandı. Hastalık sağ tarafına da sıçramaya başlayınca Margaret, 1963'te yayınlanacak 'Portrait of Myself' isimli otobiyografisini yazmaya başladı. 1969 da ise hem Life'dan emekli oldu hem de herşeyi bırakıp sadece hayatta kalmaya konsantre oldu. Hastalık iyice vücudunu sardı ve konuşma yetisini  bile zamanla kaybetti. 1971'in yaz aylarında düşerek 3 kaburgasını kırdı ve hastaneye kaldırıldı. Hastaneden bir daha çıkamadı, öldüğünde 67 yaşındaydı.
Bir sonraki ay Life, Margaret için bir anma sayısı çıkardı. Başında şunlar yazıyordu 'Kamerası onu her yere götürdü, gelişmiş şehirlerden, yerin derinliklerine kadar' ve 'Fotoğrafları onun hayatıydı'

23.10.14

The Maze Runner (2014) - Labirent:Ölümcül Kaçış

2 çocuklu olmak gerçekten çok zor bir şeymiş. Film izleyemeden, kitap okuyamadan, fotoğraf bakmadan duramam sanmıştım, çok yanılmışım, aylardır aklıma bile gelmiyorlar. Şikayetçi miyim, değilim tabiki, dünyanın en güzel iki şeyi içeride mışıl mışıl uyuyor.  
Neyse yavaş yavaş normal hayatıma geri dönebiliyor gibiyim. Herşey daha bir düzene giriyor gibi. Eskiden zevk aldığım şeyleri biraz biraz yapabilmeye başladım. Sinemaya gidebilmek, bir kitabı bitirebilmek ne büyük lüksmüş aslında, farkında değilmişim. 
Bloğa hareketlilik getirmek adına, artık izlediğim okuduğum şeyleri delicesine araştırmadan, birkaç cümle bile olsa yazmak istiyorum. Çünkü araştırayım, edeyim de öyle yazayım derken hafızamdan bile gidiyor izlediğim ya da okuduğum şeyler. Bir de fotoğraf olayı iyice paslandı bende, o kısmı da aktif hale getireceğim, çok şahane kitaplar aldım, yeni yeni fotoğrafçılar tanıdım.
Uzun aradan sonra gidebildiğim ilk film 'Pek Yakında' oldu ama nedense onun hakkında yazacak kapasiteyi kendimde göremedim. İkinci film ise David Fincher'dan 'Gone Girl' olacak diye çok sevinirken saatler uymayınca mecburen 'The Maze Runner' oldu.

Fragmandan anladığımız kadarıyla bir ergen filmi ile karşı karşıyaydık, neyse ergenliğimize geri döneriz , kendimizi genç hissederiz dedik ve filme girdik. Beklentiler çok düşük tutulunca hayal kırıklığı da az oluyor. Açlık oyunları'nın bir nevi erkek versiyonu olan film, bir buçuk saat boyunca heyecanı ve aksiyonu dinamik tutunca bir kova mısır eşliğinde izlenebilir bir film oluyor.

Filmin konusunu özetlersek:

Thomas yukarıya doğru hızla hareket eden bir asansörün içinde uyanır. Asansör durduğunda ve kapıları açıldığında kendi yaşlarında bir çok genç çocuk görür. Hiçbir şey hatırlayamamaktadır adından başka. diğer çocuklar da öyle. Bulundukları ortam devasa duvarlarla çevrilmiştir ve duvarların ötesinde devasa bir labirent vardır ve labirentin içinde türlü türlü tehlikeler. Her sabah labirentin kapısı açılıp her akşam kapanır. Her 30 günde bir yeni bir çocuk asansörle yukarı gelmektedir. Thomas'ın ardından bir hafta sonra 'Teresa' isimli bir kız yukarı geldiğinde işler iyice karmaşık hale gelmiş durumdadır ve gençler bu gizem perdesini aralamaya kararlıdır. 

Filmi önceden daha çok görsel efekt alanındaki çalışmalarıyla bilinen Wes Ball yönetmiş, senaryosunu da yazmış aynı zamanda. 
Film, James Dashner'ın aynı isimli üçlemesinin ilkinden beyaz perdeye aktarılmış. Kitabı okumadım ama galiba son zamanlarda pek moda olduğu üzere James Dashner da tipik klişelerin hepsini biraraya toplayıp bir gençlik kitabı yazmış. Bu çok tutan formülde mutlaka şunlar olmalı, dozları iyi ayarlanınca bestsellerlar meydana çıkıyor:

1. Bir grup genç ve kahraman: kahraman genç, karizmatik, yakışıklı veya güzel, meraklı, akıllı olacak. diğerlerinden farklı olacak. The One olacak. Kızlar, erkekler ona hayran olacak. Diğerlerini o kurtaracak, ne yaparsa doğru olacak. (Thomas)
2.Kahramanın Düşmanı: en başından itibaren kahramanımıza düşman bir genç daha olacak. Onu alt etmeye çalışacak, kuyusunu kazacak, biraz aptal olacak, kötü bakışlı, annelerin istemediği türden bir çocuk olacak. (Gally)
3.Sevimli tip: Kahramanımızı da çok seven, onu bir abla, abi gibi bağrına basan, sevgi dolu sevimli bir tip olmalı mutlaka. Bu filmdeki gibi ufak, tombik ama çok sevimli olursa çok etkili olur. (Chuck)
4.Sevgili tip: Kahramanın zıt cinsinde, o da pek güzel ya da yakışıklı olmalı. Kahramana çok yakışmalı. (Teresa)
5.Bilinmezlik: Ne olduğu bilinmeyen distopik ortamlar yaratılmalı. Bir şeyler merak edilmeli. bu gençler bu bilinmezi bulmalı. (Labirent ve ötesi)
6.The Lord of the Flies: Gençler ne olduğunu bulmaya çalışırken çatışmalı, kavga etmeli, fikir ayrılıkları çıkmalı, birbirlerine düşman olmalı. 
7. Kötü büyükler: Gerçek hayatta da, filmlerde de, kitaplarda da bu gençlerin başına ne gelirse büyüklerin başının altından çıkmalı. Çocukları bu karmaşaya onlar sürüklemeli. Kahrolsun büyükler!
8. Biraz Lost, Biraz survivor, Biraz the Village, Biraz Truman Show: Lost'taki gibi doğal ama bilinmeyen ortam, Survivor'daki gibi hayatta kalma mücadelesi, The Village'daki gibi dışarıda ne olduğu bilinmeyen sınırlı yaşama alanı, Truman Show'daki gibi dışarıdan gözetlenme... evet, hepsi bir arada iş götürür.   

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim. Başroldeki Dylan O'Brien, The Wolf'dan tanınıyormuş. Bir an bizim İsmail Hacıoğlu oynuyor sandım başrolde:) daha önce bu gencimizi görmeme rağmen, gelecek vaadeden birine benziyor. 20 sene önce izlesem kesin hayran olurdum bu çocuğa ben.





Filmdeki en güzel şey, Game Of Thrones'dan Jojen Reed olarak tanıdığımız Thomas Brodie Sangster.Çok seviyorum bu çocuğu ben, bir de benim büyük oğlanın sarışın haline benzettik, izlemeye doyamadık. 

Filmin ilk yarısındaki grup çatışmalarını sevdim ben, çocukların kurdukları düzenin Thomas'ın gelmesiyle bozulmasını, akıllarının karışmasını, kiminin merakına yenik düşüp Thomas'ın tarafını tutmasını kiminin düzenin bozulmasından korktuğu için Gally'nin tarafını tutmasını. Film oralarda keyif verdi. Hatta nerden geldiklerini ve nereye gideceklerini bilmedikleri için ortam bir nevi dünyaya, hayata atıf yapıyor gibi gelmişti. Sonra işin içine aksiyon girdi, felsefe gitti. 

Herşeye rağmen yine de bu ortalama üstü gençlik filmi, özellikle genç arkadaşlara tavsiye olunur. Ben kitabını okumaya gayret etmeyip devam filmlerini göz ucuyla izlemeye devam edeceğim. 

22.10.14

It Happened One Night, 1934

***bu yazıyı çok eskiden yazmışım ama taslak olarak kalmış. açıkçası filmi neredeyse izlediğimi bile unutmuşum ama yine de yazmışım o kadar yayınlamak lazım:

Yönetmen: Frank Capra
Senaryo: Samuel Hopkins Adams (hikaye), Robert Riskin (screenplay)
Oyuncular: Clark Gable, Claudette Colbert, Walter Connolly, Roscoe Karns, Jameson Thomas
Kazandığı oscarlar: En iyi film, En iyi yönetmen (Frank Capra), En iyi senaryo (Robert Riskin), En iyi erkek oyuncu (Clark Gable), en iyi kadın oyuncu (Claudette Colbert)



Çok zengin bir bankerin kızı olan Ellie (Claudette Colbert), biraz da babasına karşı çıkmak için bir servet avcısı ile evlenir. Babası nikahı iptal etmesi için Ellie'ye baskı yaparken, Ellie bir şekilde babasından kaçmayı başarır ve New York'taki kocasına varabilmek için otobüse binerek yolculuğa başlar. Kendi başına yolculuk yapmaya ve otobüse alışık olmayan şımarık Ellie, kaçmaya çalışırken bir yandan da tanınmamaya çalışır zira babası onu heryerde aratmaktadır, gazetelerde boy boy resimleri çıkmaktadır. O zamanının otobüslerinde bayan yanı diye bir kavram yoktur, herkes boş bulduğu yere oturmaktadır. Bu sebeble Ellie otobüsde külyutmaz bir gazeteci olan Peter (Clark Gable) 'ın yanına oturmak zorunda kalır. Peter Ellie'nin kim olduğunu anlar ve ona New York'a ulaştırmaya yardım etmenin karşılığında hikayesini gazeteye yazmayı teklif eder. Niyetleri böyle olsa da ikili zor ve çetrefilli bir hale bürünen yolculukta birsürü macera yaşayarak birbirlerini tanımaya başlarlar. Yolculuğun sonundaysa Ellie ve Peter birbirine sırılsıklam aşık olmuş hale gelir.
1934 yılında çekilmiş olan 'It Happened One Night' için çok tatlı bir romantik komedi diyebiliriz. Aslında romantik komedi tarzından ziyade Amerikalıların Screwball komedi dedikleri türün ilk örneklerinden. Peki nedir bu Screwball Komedi derseniz:
Screwball Komedi: 1930ların Hollywood’unun eşşiz ürünlerinden biridir. Cüretkar bir mizah anlayışı olan, hareketli aksiyon ve diyaloglarla temposu yüksek ve genelde başıboş, züppe, tuhaf karakterlerin yer aldığı bir komedi türüdür. Filmler genelde kadın-erkek çekişmesinin abartılı olarak ele alındığı konulara odaklanır.  
Screwball komedi tarzına uygun olarak filmin ana karakterleri Peter ve Ellie ilk tanışmalarından itibaren devamlı çekişme halindedirler. Daha sonra birçok filmde kullanılacak olan, o zamana göre oldukça cesur kucağa düşme sahnesi ile oldukça cüretkar başlar film. Sonra Ellie Peter'ın omuzlarında uyuyakalır, bu da klişecek bir sahne olur daha sonraki filmler için. Aynı otel odalarında kalmak zorunda kalan çift araya battaniye koyar her seferinde, işte o battaniyenin düşmesi Hollywood'un müstehcenlik anlayışının simgesidir. Ayrıca düğünden gelinlikle kaçma sahnesi de daha sonra klişe haline gelecek sahnelerdendir.
Bugs Bunny'nin yaratıcısı Friz Freleng basılmamış anılarında 'It Happened One Night' ın en favori filmlerinden biri olduğundan bahseder. Bugs Bunny'yi yaratırken bu filmden esinlendiğine dair birkaç işaret vardır. Filmde Peter karakteri birara devamlı havuç yiyerek hızlı hızlı konuşur. Ayrıca filmdeki Shapeley isimli karakteri korkutmak için adı Bugs Dooley olan birinden bahseder. Bugs bunny'nin ismi büyük ihtimal oradan gelmektedir.
Yine daha sonraki birçok filmde kullanılacak ünlü otostop sahnelerinin ilki bu filmde karşımıza çıkar. Erkek bir türlü otostop yapamaz, kadın ise ilk denemesinde durdurur:
Peter bir süre nasıl otostop yapılacağına, başparmağın nasıl kullanılacağına dair kıza birsürü ders verdikten sonra birtürlü hiçbir arabayı durduramaz. En sonunda
Ellie: Bir de ben deneyeyim mi?
Peter: Sen mi? Güldürme beni.
Ellie: Amma ukalasın, herşeyi birtek sen mi biliyorsun? Bir araba durduracağım ve başparmağımı da kullanmayacağım der.  
Sonrasında yol kenarında bacağını açar...
Clark Gable giysilerini çıkarttığı sahnede çıkartmak uzun süreceği için gömleğinin altına fanile giymemiştir. Filmden sonra fanile giymemek moda haline gelir ve çamaşır satışları direkt düşer. Derler ki o zaman bazı çamaşır firmaları Columbia Pictures'a dava açmışlardır.
 Bu eğlenceli filmin iki önemli ve de çok eğlenceli sahnesi var. Birincisi polisler Ellie'yi aramak için otel odalarına girdiklerinde Ellie ve Peter'ın evli çiftmiş gibi rol yaparak kavga ettikleri sahne. İkincisi de otobüste tüm otobüs yolcularının şarkı söyledikleri sahne. Hele otobüsteki şarkı söyleme vaslı o kadar samimi ve sıcak görünüyor ki o zamana gideseniz geliyor.
Beklenilenden çok daha fazla ilgi gören film Akademi'den de beklediğinden fazla ödül almıştır. Aday olarak gösterildiği tüm dallarda Oscar'ı kazanarak (en iyi film, tönetmen, senaryo, kadın oyuncu, erkek oyuncu) ilk Oscar Grandslam'i yani en önemli 5 adaylıkta oscar kazanan ilk film olarak da tarihe geçmiştir. Aynı başarıyı 1975 yılına kadar hiç bir film başaramaz. 1975 yapımı One Flew Over the Cuckoo's Nest (Guguk Kuşu)ve ardından 1991 yılında The Silence of the Lambs (Kuzuların Sessizliği) alabilir aynı şekilde 5 büyük oscarı.
1920li yıllarda ses teknolojisinin filmlerde uygulanmaya başlaması öncelikle Frank Capra'nın önünü açmış oldu. Frank Capra bu sayede kendi tarzını buldu ve filmlerinin en önemli unsuru olan hızlı ve komik diyaloglar sayesinde filmleri çok başarılı oldu. Zaten 'It Happened One Night'da da olay örgülerinden çok ikilinin kurdukları diyaloglar ve yaptıkları tatlı çekişmeler bağlar bizi filme.
1930 larda düşük bütçeli bir stüdyo olarak kurulup, Harry Cohn'un yönetiminde en büyüğe oynayan Columbia Pictures'ın en önemli varlığı Frank Capra idi. 'It Happened One Night' sayesinde yoksulluğun eşiğindeki stüdyo büyük stüdyolardan biri haline geldi.

27.3.14

Game Of Thrones (2.sezon)


Aslında bizim hükümette, Yedi Krallık'ta olduğundan daha çok entrika var ama onları incelemeye girersek işin içinden çıkamayacağımız için Game Of Thrones'la yolumuza devam edelim.Gelmiş geçmiş en iddialı yapımlardan biri olan Game Of Thrones'un 4. sezonu başlamak üzere, bu heyecanlı bekleyiş sona ermeden, 2. ve 3. sezonları inceleyebilirsem kendimi 4.sezona çok hazır hissedicem. 

2. sezon, A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateş'in Şarkısı) serisinin A Clash of Kings (Kralların Çarpışması) isimli kitabından uyarlanıyor. Bu bölüm Türkçe'de 2 kısım halinde yayınlanmış. Kitap serinin birinci kitabı Taht Oyunları'nın kaldığı yerden tam gaz devam ediyor. Birinci kitabın ve sezonun sonunda hepimiz şok olmuş, ağzımız beş karış bitirmiştik diziyi. Ölmez dediklerimiz ölmüştü, olmaz dediklerimiz olmuştu, hepimiz ters köşe olmuştuk. İkinci kitabın Yedi Krallığı'nda korkunç bir kesmekeş hakim. Bu dünyadaki altı farklı güç Demir Taht'ı ve Yedi Krallığı ele geçirmek için korkunç bir savaşa hazırlanıyorlar. 

Bol çarpışmalı bu kitapta, daha karanlık ve kasvetli bir hava hakim. İlk sezonun senaryosu ilk kitaptan birebir alınırken, ikinci sezonda az da olsa farklılıklar başlıyor, ya da diziye alınamayan küçük hikayeler var diyelim. Ayrıca ilk kitapta söylemeyi unuttuğum, bu serinin en sevdiğim yanlarından biri, her bölümün farklı bir karakterin ağzından anlatılması. Bu da hikayeye çok yönlülük katıyor, farklı gözlerden olayları da görmemizi sağlıyor.

Bu sezonda yeni karakterler de çıkıyor karşımıza, önce onlara bir göz atalım, sonrasında bölümleri gözden geçirelim:

Yazının bundan sonrası şiddetli bir şekilde spoiler içeriyor. Diziyi izlemeye ya da kitabını okumaya niyetliyseniz sakın okumayın.

İkinci Sezon Karakterleri:


Stannis Baratheon: Ölen Kral Robert Baratheon'un kardeşi, Renly'nin ağabeyi. Birinci sezon adını çok duyduk, hiç göremedik, pek merak ettik. Ama pek asık suratlı, pek keyifsiz pek mutsuz bir tipmiş. Bu çatık kaşlı karakteri Stephen Dillane canlandırıyor. Stannis, abisi Kral Robert öldükten, Eddard Stark'ın mektubunu aldıktan sonra tahtın kendisine ait olduğunu düşündüğünden büyük bir hırsla etrafında güç toplamaya çalışıyor. Kendisi iyi bir savaşçı olmasına rağmen suratsızlığı yüzünden hiç sevilmediğnden olsa gerek yeterli gücü etrafında toplayamayınca kendisini Işık Tanrısı'nın temsilcisi olduğunu söyleyen Kırmızı Kadın'a teslim ediyor.  


Kırmızı Kadın: Ashai'den gelen Melisandre, kızıl saçları ve devamlı giydiği kırmızı elbiseler yüzünden Kırmızı Kadın olarak anılıyor. R'hllor isimli Işık Tanrısı'nın savunucusu ve kitaba göre önce Stannis'in karısını sonra da Stannis'i kendi inancına bağlıyor. Büyücü gibi de bişey aynı zamanda, korkulası bir kadın, zaten etrafındakiler onu sevmese de ondan pek bir çekiniyorlar.


Sir Davos: Tarihte Fırtına Burnu kuşatmasında Stannis ve orduları bir yıla yakın direnmiş, kaleyi vermemişti. Direniş çok uzun sürdüğünden kaledeki herşey yenmiş tükenmiş, sonrasında atlar, köpekler ve kediler bile yenmişti. Sıra otlara ve farelere gelmişti, bir kaçakçı gemisi olan Davos'un gemisi soğan ve tuzlu balık doluydu, siyah gövdesi, siyah yelkenleri ile Redwyne'ın orduları arasından gecenin karanlığında geçerek kaleye ulaştırmayı başardı ve Stannis'in adamlarının Ned Stark gelip onları kurtarana kadar idare etmesini sağladı. Bunun karşılığında Stannis, Davos'u, Seçkin bir arazi, küçük bir kale ve şövalyelik unvanıyla ödüllendirdi. Fakat yıllarca kaçakçılık yapmasının cezası olarak da sol elinin parmaklarını son eklem yerlerinden kesti. Dizide Stannis'in sağ kolu gibi, Kırmızı Kadın'dan nefret etse de onu durdurmanın yolunu pek bulamıyor.  


Jagen H'ghar: Arya'nın içinde bulunduğu surlara Gece Bekçisi olmak üzere götürülen çocukların olduğu kafilede tutuklu olan bir adam. Kendinden devamlı 3.tekil şahıs olarak bahsediyor. Arya onun hayatını kurtardıktan sonra kıza yardımcı oluyor. Garip güçleri var bu vatandaşın da. 









Margaery Tyrell: Renly'nin kraliçesi olarak tanıdığımız Margaery, dizide göğüs dekolteleriyle ünlü bir hatun. Renly'nin gerçek sevgilisi Çiçek Şovalyesinin kardeşi aslında. Bu evlilik sayesinde Renly, Tyrell'lerin ordularını ve desteğini kazanıyor. Margaery çok zeki, öyle duygusallıkla da çok işi yok aslında. Bundan tam politikacı karısı namı diğer first lady olurdu günümüzde. Zaten Serçeparmak'a dediği gibi felsefesi 'Kralım kocamdır, kocam kralımdır'. O yüzden kim kral olacak gibiyse onun yanında görüyoruz kendisini. 
Birenne Tarth: 
Renly'nin kampındaki turnuvada, şövalye kıyafetleri içinde Çiçek Sövalyesi Loras Tyrell'i fena benzettiğinde ilk önce erkek sansak da, zırhını çıkardığında iricene çirkin ama çok güçlü bir kadın olduğunu anlarız. Kendisi aynı zamanda soylu bir aile olan Tarth'lardan gelmekte, Lord Sewyn'in kızıdır. Ancak, kitaba göre ona 'Brieene Güzellik' lakabını takmışlar, çünkü, geniş ve kaba hatları, çarpık dişleri, kalın dudakları ile pek hoş bir kadın değildir. Turnuvayı kazanınca Renly'nin yedi şövalyesinden biri olur. Fena halde sadık bir karakteri vardır.



Osha: Aslında kendisi aramıza 1.sezon katılmıştı, ama bu sezon karakter, Bran ile yakınlaştıkça ön plana çıktı. İlk sezonda, Bran'i tek başına yakalayan 3 yabanıldan biriydi, surun öte tarafından gelen yabanıllardan. Bran'in abisi Robb ve Theon, onları yakaladı, Osha 'canımı bağışlayın size iyi bir köle olayım' dedi ve oldu da. 2.sezonda Bran'e çok faydası dokundu. Karakteri İngiliz oyuncu Natalia Tena canlandırıyor. İşin ilginç tarafı Natalia aynı zamanda müzisyen. Molotov Jukebox isimli grubun solisti. Geçen yaz Türkiye'ye de gelmişti konser vermeye. Bence yabanıl Osha'yı bu kızdan daha iyi kimse oynayamazdı, çok yakışmış bu role.


Bölümler


Sezon 2 Bölüm 1: The North Remembers

2.sezon kitapta ve dizide farklı şekillerde başlıyor. Kitapta, Stannis'in Üstadı Cressen ve Stannis'in kızı Shireen hakkında detaylı bir giriş varken, dizide bu kısımlar atlanmış. Dizide ikinci sezon,  Kral Joffrey'nin isim günüyle başlıyor. Şımarık, tırsık ve genç kralımız Joffrey'nin aklı fikri zulüm ve zalimliktedir, isim gününde en sevdiği şey olan şövalye turnuvası düzenlemiştir. Sansa zalim Joffrey'nin yanında hayatta kalabilmek için zorda olsa rol yapmaktadır. Turnuva sırasında kale kapıları açılır, en zeki aynı zamanda en küçük Lannister Tyron içeri girer. Babası onu kendi yerine sağ kol olması için saraya göndermiştir. Cersei, Tyrion'u gördüğünde hiç mutlu olmaz. Oğlu turnuvalarla eğlenirken Cersei, konsey toplantıları ile başkenti yönetmeye çalışmaktadır ama çok zeki gibi görünse de verdiği saçma kararlarla o da bir çıkmazdadır. Halk ayaklanmak üzeredir ama o kalenin kapılarını halka sımsıkı kapamıştır. Sansa'yı elinde tutsa da Arya'yı kaçırmıştır. Her ne kadar istemese de aslında Tyrion'a ihtiyacı vardır. 
Bran, Kışyarı'nı Üstat Luwin'in gözetmenliğinde idare etmeye çalışmaktadır. Bran'in rüyaları garipleşmiştir, rüyalarını Kurdu Yaz'ın gözünden görmektedir. 
Kitapta Daenerys'i 182. sayfaya kadar beklemek zorunda kalsak da neyseki dizi yapımcıları en ilgi çekici karakteri ilk bölüme de koymuş. Fakat Dany ve Khalasar'ı zor durumda. Kurak ve bomboş kızıl topraklarda yollarını bulmaya çalışıyorlar. Ejderhalarının olması muhteşem olsa da, bu küçük yaratıkları beslemenin yolunu bulamıyor. 3 en yi adamını 3 farklı yöne gönderip, işe yarar bir şeylerle dönmelerini umarak atlarla keşfe gönderiyor. 
Jon'un kitaptaki 3.bölümünden başlıyor dizideki Jon bölümü. Gece nöbetçileri Sur'un diğer tarafında 6 köy dolaşmışlar, tek bir insana rastlayamamışlardır, tüm köyler boşaltılmıştır lakin geldikleri 7.köy Crasten isimli, kızlarıyla evlenen sapık bir adamın evinden oluşmaktadır, bir tek bu köyü sağlam ve dolu bulmuşlardır. Crasten kızlarıyla evlenmekte, kızlarından olan erkeklerin ne olduğu bilinmemektedir.  
Stannis eskiden inandığı tanrıları Kırmızı Kadın'ın tanrısına inandığını göstermek için bir gösteri ile yakıyor. Onun yaşlı üstadı Cressen, görev aşkıyla kırmızılı kadını öldürmek istese de, maşallah neyin nesi olduğunu anlayamadığımız bu karanlık kadına bir şey olmuyor. 
Kralın adamları ülkenin her yerine dağılmış çapkın kralın piçlerini öldürmeye başlarlar. 
Cersei ve Serçeparmak arasındaki diyalog, Cersei'nin Serçeparmak'ın tırstırtacak kadar korkutması Cersei sevmesem de pek hoşuma gitti. 

İlk bölümde kim nerde olursa olsun, gökte beliren kırmızı kuyruklu yıldızı görüyor ve herkes kendine göre yorumluyor. Kuyruklu yıldız hakkında kim ne demiş:

Daenerys:  Benim gelişimin habercisi diyor, , bana yol göstermesi için tanrılar gönderdi onu diyor ve gitmeleri gereken yolu gösterdiğine inanıyor.
Varys: Sokaktaki halk, yıldıza Kızıl Ulak diyor. Yeni bir kraldan önce haberci olarak gökyüzüne gelir, yanacak ateşlere ve dökülecek kanlara karşı onu uyarırmış.




Sezon 2 Bölüm 2: The Night Lands


Gece Nöbetçisi olmak üzere Sur'a götürülen çocuklarla, erkek taklidi yaparak yoluna devam eden Arya'nın kafilesine 2 kraliyet askeri gelir, başta kendisi için geldiklerini sanan Arya, asıl arananın Gendry olduğunu duyduğunda şaşırır. Bizim kulakları delik Hadım Varys, Tyrion'un Shae'sini çoktan bulmuş, muhabbeti de kaynatmıştır. Hadımın tehdidini anlayan Tyrion ona gözdağı vermeye çalışır. Varys'in cevabı arkasının sağlam olduğunu gösterir: 'Fırtınalar gelir geçer, Büyük balık küçüğü yer ama ben kürek çekmeye devam ederim'
Jon cephesinde sapık Crasten'in hamile kızlarından biri Jon ve Sam'den yardım ister. bu bölümde erkek çocuklarının başına ne geldiğini de görmüş oluruz. 
Dany'nin 3 yöne gönderdiği kan süvarilerinden biri (kitapta öyle olmasa da) ölü olarak döner. 
Theon Greyjoy, Robb için babasının desteğini almak amacıyla Pyke'a doğru yola çıkmıştır. Pyke'da beklediği ilgiyi göremeyen Greyjoy hayalkırıklığına uğramıştır.
Bu arada kitapta olmayan tek karakterimiz Serçeparmak fahişelerinden Marei, Serçeparmak'ın zalim karakterini bizzat tadar. 
Tyrion, Serçeparmak'ın genelevindeki genç bir kızın henüz bebek olan çocuğu da dahil, Kralın tüm piçlerini öldüren Lord Janos'u yemeğe çağırır. Ona çok tatlı şaraplarını tattırırken, adamı Sur'a göndererek cezasını verir ve bir kez daha izleyiciden tam puan alır. Seviyorum bu adamı ben.

En sevdiğim replik, korsan Salladhor Saan ve Davos'un oğlu arasında geçiyor:
Davos'un oğlu: Stannis gerçek kraldır ve yanında Işığın Tanrısı var. Tek Gerçek Tanrı.
Saan: dünyanın her yerine gittim ben evlat, ve gittiğim her yerde, insanlar bana gerçek tanrılarını anlattılar. Hepsi doğru olanı bulduğunu sanıyor. Tek gerçek tanrı bir kadının bacakları arasındadır daha da gerçeği kraliçededir.  

Bu bölümde Theon'un babası, boynundaki madalyon için 'demirle mi ödedin? altınla mı? diye soruyor?' tabi dizide biz tam anlayamıyoruz ama bu Demir Adalar'da sadece kadınlar sikkeyle satın aldıkları takıları takabilirdi ama savaşçı erkekler sadece kendi elleriyle öldürdükleri düşmanların cesetlerinden yağmaladıkları mücevherleri kullanabilirdi. Demirle ödemek işte buna denirmiş.   

Sezon 2 Bölüm 3: What is Dead May Never Die



Crasten, Jon işine burnunu soktuğundan Gece Nöbetçilerini evinden kovar. 
Bran rüyalarında bir gariplik olduğunu farkeder. 
Robb, annesi Catelyn'in Renly'nin yanına gitmesini ve güçlerini birleştirmeleri gerektiğini söylemesini istemişti. Catelyn istemese de gitmek zorunda kaldı. Renly, Tyrell'lerden Margaery ile evlenmiş, etrafında çok fazla güç toplamış ama hala işin gösterişiyle ilgileniyor. Bu bölümde sezonun en ilginç karakterlerinden Brienne ile karşılaşıyoruz.  
 Lord Balon (Theon'un babası) gözünü savunmasız kalan Kuzey'e dikmiştir, özellikle de Kışyarı'nı ele geçirerek geçmişin öcünü almayı planlamaktadır. 
Tyrion, Shae'nin (bizim Sibel Kekilli) göze batmaması için onu Sansa'nın hizmetçisi kılığına sokar. Bu arada en zor surumda olan belki de Sansa; zavallı kızcağız  midesi kaldırmasa da Joffrey ve anasına katlanmak zorunda.
Bu bölümde Tyrion bu sezonda en çok hoşuma giden şeylerden birini yapıyor, kraliçeye kimin haber uçurduğunu öğrenmek için konseydekilere küçük bir oyun oynuyor. Önce üstat Pycelle'e , kraliçenin kızı Myrcella'yı Dorne hanedanından biriyle evlendirmek gerektiğini söylüyor. Aynı şekilde, Hadım Varys'e Myrcella'yı Theon Greyjoy ile evlendirmek istediğini, Serçeparmak'a ise Vadi'den Robin Arryn ile evlendirmeyi düşündüğünü söyler. Haber üstat Pycelle'den gider kraliçeye, olan da Myrcella'ya olur, Dorne'a gitmek zorunda kalır. Üstat da kara hücreye gider.  
Gösterişli Kral Renly, gösterişli turnuvaları içinde gerçek savaştan bihaber şekilde yaşamaktadır. Yeni evlendiği Margaery ile mercimeği fırna verememektedir, zira aklı Çiçek şövalyesindedir. 
Arya'nın bulunduğu kafileye Kralın adamları saldırır. Bu saldırı anında Jagen H'agar'ın içinde olduğu kafese ateşler yaklaşmıştır. Yardım ister Arya'dan, Arya da onlara bir balta atarak kurtulmalarını sağlar. Bu noktada kitap ve dizi farklılık gösteriyor. Kitapta Arya ve Gendry kaçabilirken, dizide esir alınıyorlar. Kitapta daha sonra esir düşüyorlar. 

 Hadım Varys, Tyrion'a bilmece sorar:

- Üç büyük adam bir odada oturuyor, ve bir  Kral, bir rahip ve bir zengin adam. Aralarında da normal bir asker duruyor. tüm büyük adamlar, askerden diğer ikisini öldürmesini istiyor. Kim ölür, kim kalır?
- Askere göre değişir, der Tyrion. 
-Öyle mi? Adamın ne tacı, ne altını, ne de tanrılarla yakınlığı var. 
-Kılıcı var ama. Ölüm ile yaşamı o ayırır. 
- O zaman madem kılıcı olan yönetiyor, neden hepimiz tüm güç kraldaymış gibi davranıyoruz? Ned Stark başını kaybettiği zaman, esas sorumlu kimdi? Joffrey mi, Cellat mı? Yoksa başka bir şey mi? 
- Bilmece sevmediğime karar verdim. 
- Güç, insanların olduğuna inandığı yerdedir. Bir numaradır. Duvarda bir gölgedir. Çok küçük bir adamın, çok büyük bir gölgesi olabilir. 

Sezon 2 Bölüm 4: Garden of Bones


Robb, savaş alanında başarılar kazanmaktadır. Ama zaferin bedeli de ağırdır, çok yaralı verirler, bu sırada hemşire görevi yapan Volantis'li Talisa ile tanışır, Robb, Talisa'ya abayı yakar. 

Joffrey, Sansa'ya işkence yapmaktadır, neyseki tek duyarlı Lannister Tyrion, Sansa'yı kurtarır. Joffrey'nin sorunu belki yatağına birkaç kadın alırsageçer diye düşünüp Serçeparmak'ın kızlarından ikisini ayarlar. Joffrey kızları doğduğuna pişman eder, çünkü Tyrion'un paralı askeri Bronn'un dediği gibi çocuk 'taşağından beynine kadar sorunludur'
Serçeparmak, Renly'nin ve askerlerinin bulunduğu yere gelir. Amacı Renly'nin aklını çelmektir, gelmişken Catherine'e tekrar ilanı aşk eder, çocukluğundan kalma aşk acısı hala yüreğini burkmaktadır Serçeparmak'ın. Kadının kocasını senin yüzünden ölmüş be adam, sana mı yüz verecekti? Neyse Ned'in kemiklerini de verir. 
Catelyn, Renly'nin kampında iken Stannis gelir. İki kardeş, Renly ve Stannis, ben kralım kavgası yaparlarken, Catelyn aralarını yapmaya çalışır ama kafi olmaz. İki kardeş birbirlerine daha da kızgın ayrılırlar. 


Daenerys'in insanları ölmek üzeredir, Qarth şehrini bulurlar. 

   Arya, Gendry ve Lommy esir alınır ve Lannister kampına götürülür. Burada Lannister askerleri esirlere çok acayip işkenceler yapmaktadır. Kampa Tywin Lannister geldiğinde Arya'nın kız olduğunu farkeder ve onu kendine uşak olarak seçer.  

Bölümün sonunda bomba olur. Stannis, Davos'un Kırmızı Kadın'ı gizlice karaya çıkarmasını ister. Bizim Kırmızı Kadın, bildiğin 9 aylık hamile gibi doğurur amma çocuk değil, garip bir siyah yaratık doğurur. Lost'un Black smoke'u gibi bişey doğurur. (Kitapta Davos, bu sahneye ikinci kez oluşunda şahit oluyor, yani bu dumanımsı şey Renly'i öldürdükten sonra, Kırmızı Kadın bir kez daha yapıyor bu doğum olayını. Yapmasının sebebi, Fırtına Burnu'ndan Renly öldükten sonra ayrılmayan Sir Cortnay için.)


Sezon 2 Bölüm 5: The Ghost of Harrenhal



Black smoke gibi olan şey, Renly'nin çadırında Catherine ve Brienne varken, Renly'i öldürür. Suç Brienne'in üzerine kaldığından beraber oradan kaçarlar. Yolda Brienne, Catherine'e bağlılık yemini eder.  Tyreller, Stannis'ten korkularına kaçarlar. 
Tyrion, Joffrey'nin başkenti savunmak için ne planladığını araştırır, Çılgınateş adında tehlikeli bir kimyasal silah yaptırdığını anlar.
Bu arada Stannis'ten mutlusu yoktur, Renly'i kolayca yoketmiş, tüm kuvvetlerini de yanına almıştır. Fakat Kırmızı Kadın'ın acayipliğini göre Davos, kadından delicesine korkmaktadır, Stannis Krallığı kazansa bile sonuçta kazananın Kırmızı Kadın olacağına emindir. (***Kitapta asıl bu Kırmızı Kadın'ı ve Tanrısını seven aslında Stannis'in eşi. Stannis'i bu karanlık şeylere ikna eden de o. Fakat dizide kadına hiç yer verilmemiş henüz.)
Theon'un babası, ona külüstür bir gemi ve işe yaramaz mürettebat verip kıyı köyleri yağmalamasını ister. Ama saygı ve güç isteyen Theon, bu karar uymayarak gözünü önce Torrhen Kalesi sonra Kış Tepesi'ne çevirmiştir. 
Bran, garip rüyalar görmeye devam etmektedir. Kış tepesi'nin sular altında kaldığını görür. Bu rüyalar aslında Theon'un gelişinin habercisidir. (***Kitapta aslında bu rüyayı, bizim daha sonra göreceğimiz Jojen görüp Bran'e anlatıyor. Jojen de Bran gibi bir Varg (şekildeğiştiren), Bran'in gerçeği farketmesine çabalıyor. ama Jojen'i ve kardeşini 3.sezonda göreceğiz)
Arya, Tywin Lannister'a yaverlik yaparken bir çok savaş sırrını duyabilmektedir. Bu arada Jagen H'gar Arya'yı görüyor, ona 3 can borcu olduğunu, Kızıl Tanrı'ya 3 can vermesi gerektiğini istiyor. Arya'dan 3 isim istiyor. Arya'nın ilk ismi, esirlere işkence yapan adam oluyor.  
Daenerys ve Khalasarının Qarth şehrine girmesini sağlayan Xaro Zhoan Daxos, Dany ile evlenmek ister. Karşılığında çok şey vaat etmektedir.  

Sezon 2 Bölüm 6: The Old Gods and The New



Bizim kuşbeyinli Theon Kış Tepesi'ni ele geçirerek bir halt ettiğini sanar. Olan da kitapta sevdiğim karakterlerden biri olan Sir Rodrik'e olur. Theon gövde gösterisi yapacak diye adam kellesinden olur. Çocuk yaşta esir alırsan böyle olur işte büyüdüğünde çocuklar, bu kitabın bir özelliği bu, lordlar, birileri yanlış yaptığında, onları hezimete uğrattıktan sonra erkek çocuklarını bir daha yanlış yapılmamasını sağlamak için esir alıyorlar. Ned Stark da geçmişte, Theon'un babası ayaklanınca, bu ayaklanmayı bastırdıktan sonra Theon'u esir almış ama çocuklarından biri gibi büyütmüş.)
Jon, Qhorin Yarımel ve ekibi ile sur'un kuzeyinde amcasını aramaya devam ediyor. Yolda karşılaştıkları Yabanılları öldürüyorlar, çünkü Sur'un kuzeyindeki yabanıllar Sur'a doğru yola çıkmış durumda. Jon, yakaladıkları yabanılların arasındaki Ygritte isimli kızıl yabanılı öldüremiyor. 
Başkentte isyan çıkar, Joffrey, Cersei, Tyrion zor kurtulur, Sansa'yı 3 kişi yakalar, tecavüz etmek üzereyken, Tazı onu kurtarır.
Arya, Lord Tywin ile muhabbeti koyulaştırmışken masanın üzerinde Robb'un gelişini haber veren mektubu alır ama Amory Lorch Arya'yı yakalar. Jagen H'ghar'dan ölümünü isteyeceği ikinci isim belli olmuştur.  
Robb da, Talisa'ya kur yaparken annesine yakalanır. Catherine Robb'un yanına gelebilmiştir, Byrienne ile birlikte. Kış Tepesi'nin Theon tarafından işgal edildiği bilgisi ulaşır.
Dar Deniz'in öte tarafında, Daenerys, durmadan gemi bulmaya çalışır. Tabi kimse ona bedelsiz gemi vermez. İşin kötü tarafı, kimseden gemi alamadığı gibi ejderhalarını da kaptırır. 
Osha, kurtlar ve Hodor ile birlikte, Bran ve Rickon'ı Kış Tepesi'nden kaçırmayı başarır. 

Sezon 2 Bölüm 7: A Man Without Honor

Bran, Rickon, Hodor ve Osha kaçmaya devam etmektedir. Theon ve adamları köpeklerle ve atlarla onları yakalamaya çalışır.
Jon, hala Ygritte ile yürümektedir. Ygritte şaşkın bakışlı Küçük Emrah Jon'u yabanılların arasına sürükler.  
Çok hareketli bir bölüm olmasa da sonlara doğru yine çarpıcı şeyler oldu:
Sansa, Cersei'nin deyimiyle çiçek açar, bu da artık Joffrey ile evlenebileceği anlamına gelir. 
Veee en sonunda Jamie' yi görebiliriz. Ne yalan söyliyim kötü mötü ama onsuz da aynı zevki vermiyor bu dizi. Mektubu saraya götürüp cevap getiren kuzenini, Jamie'nin kafesine koyarlar. Jamie kaçabilmek için çocuğu kullanır ve öldürür. Bu sayede kaçar ama yine yakalanır. Catherine onu ordudaki adamlardan korumak için çok zorlanır. 
Daenerys ejderhalarını bulmaya çalışır. Onüçlerin karşısına çıkar ama ejderhaları çalanlar onüçleri de ortadan kaldırmanın planını yapmışlardır. Xaro Zhoan Daxos kendini Qarth kralı ilan eder, o biçimsiz büyücü ile işbirliği yapmıştır. Kızcağızı da ejderhaları büyütsün diye alıkoyarlar. 
Theon, Kış Tepesi'ndekilere ne kadar güçlü, ne kadar zalim olduğunu göstermek için Bran ve Rickon'un olduğunu iddia ettiği 2 yanmış çocuk cesedi gösterir. 


Sezon 2 Bölüm 8: The Prince of Winterfell

Kış Tepesi'ne Theon'un ablası Asha gelir, o da bi güzel Theon'u fırçalar. Bu Theon'un da psikolojik dertleri büyük aslında, bi takdir edeni yok, saygı görecem diye yırttı kendini, saçmaladıkça saçmaladı. 
Catherine, Robb'un adamları Kral Katili Jamie'nin kellesini almadan, onun başına Brienne'i görevlendirerek kaçmasını sağlar. İyi bir savaş verirken kendini cümle aleme kanıtlayan Robb, kız peşine koşturmaya başlar. Ama annesinin yaptığını duyunca üssüne geri döner ve duruma çok sinirlenir. Çocuk tam kuzeyi nasıl koruyabileceğinin planını yaparken Bu Volantis'li kız yine gelir, bizimkinin aklını başından alır. 
Tyrion, tüm savaş kitaplarını okuyarak Stannis'e karşı koymanın yolunu aramaktadır. Bu arada Cersei çok mutludur, sebebi de Tyrion'un sevgilisini bulduğunu sanmasıdır. Yanlış kadını yakalamış olsa da Tyrion durumu çaktırmaz, gider Shae'sine sarılır. Shae'yi canlandıran Sibel Kekilli süper iş çıkarıyor, cidden gurur duyuyor insan izledikçe.
Gece bekçilerinden geri kalanlar, o kadar karın içinde bok çukuru açarlarken, bir pelerine sarılmış ejderha camlarını bulurlar. (Biraz fazla tesadüfi ama neyse)
Arya, Jagen H'gar'a 3. isim olarak Jagen H'ghar der, eğer Arya'ya kaçması için yardım edecekse ismi geri alırım der. Nitekim Jagen yardım eder, Arya, Gendry ve Al Turta Lannister kampından kaçar.
Bölümün sonunda Theon'un, bir çiftçinin yetim çocuklarını yaktığını, Bran ve Rickon'un Kış Tepesi'nde ve hala hayatta olduklarını görürüz.    

Sezon 2 Bölüm 9: Blackwater



En favori bölümlerinden birisi belki de ilki, tekrar tekrar izlesem yine de sıkılmıyorum. Daha önceki çok sahneli Game of Thrones bölümler yerine sadece ve sadece Krallıkta yaşanan savaşla ilgili.
Stannis'in gemileri gittikçe başkente yaklaşmaktadır. Krallık'a ise korku hakimdir. 
Tyrion'un ne kadar zeki olduğu malum. Stannis'in gemilerini çılgınateşi kurnazca kullanarak büyük hasara uğratır. Yandaki muhteşem sahne ortaya çıkar. 
Fakat Stannis adam sayısı olarak çok daha fazla olduğundan karaya çok sayıda asker çıkartabilir. Joffrey tırsığı kaçınca kalanları toparlamak, cesaretlendirmek ve liderlik yapmak Tyrion' kalır. Namı diğer Yarım Adam, namı diğer Küçük Aslan ya da Şeytan, bu sezonun en kahraman adamıdır gerçekten, önünde saygıyla eğiliyoruz Lannister olmasına rağmen. 
Mükemmel bölüm, mükemmel sahneler, mükemmel diyaloglar, anlatılmaz izlenmeli.

Sezon 2 Bölüm 10: Valar Morghulis

Şu Tyrion'a yapılan haksızlık beni bile çileden çıkardı artık. Sen o kadar imkansız bir savaş kazan, tüm halkın askerlerin saygısını kazan, ailen seni tepe taklak etsin, olacak iş değil. Neyse ki Shae var. Yaşa Sibel Kekilli, enişteye iyi bak.  
Bu bölümde Krallık kurtulmuştur. Lord Tywin, kralın sağ kolu olur. Serçeparmak'a Harrenhall verilir. Margaery, Joffrey ile evlenmek ister, Joffrey de etrafındakilerin de ısrarlarına dayanamayarak kabul eder. Sansa çok mutludur, mutluluğu uzun sürmez, Serçeparmak kalırsa yine işkence göreceğini, onu evine götürebileceğini söyler. Narin kızımızın aklı karışır.
Kış Tepesi'nde Theon ve 20 adamının etrafı sarılmıştır. Üstat, Theon'a kaçıp Gece Bekçilerine katılmasını tavsiye eder. Ama Theon, adamlarına öyle bir konuşma yaparki sonu hazin biter:) Güzel sahnelerden biri.
Robb da sonunda sevdiceği ile evlenir. 
Arya, Gendry ve Al Turta kaçarlarken Jagen'i görürler. Adam Arya'ya bir para verir, ona ihtiyacı olursa Bravoos'lu bir adama  bu para ile Valar Morghulis demesini söyler. 
Daenerys ejderhalarını bulur, zincirli bir halde. Ama büyücü Dany ve ejderhalarını fazla küçümsemiş olacakki, birkaç alev karşısında yıkılıverir. Ne biçim kara büyücüsün kardeş sen. Dany'nin intikamının pek fena olduğunu geçen sezondan biliriz. Xaro Zhoan Daxos ve ihanet eden kızın da intikamı da pek fena olur. (Kitapta bu kısım, büyü kısmı, Dany'nin gördükleri vs. çok farklı.)
Qhorin Yarımel, Jon yabanılların güvenini kazansın diye kendini feda eder.
Sezon finali, sura doğru giden the walking deadleri görürüz. 



17.3.14

En Güzel Sahnesi (2) : Enduring Love (2004)

Tamamen tesadüfen televizyonda rastgeldiğim filmde, sevdiğim İngiliz oyuncular Samantha Morton ve Daniel Craig'i görünce zımbalandım tv ekranına. Alabildiğine yeşil bir manzarada çok sakin, durgun ve huzurlu başlayan filmde ikili arasında hafif romantizm hareketleri baş gösteriyordu, ben de ne güzel yermiş, tam kafa dinlemelik diyordum kiiii, kocaman kırmızı bir balon damdan düşer gibi düştü ekrana. Balonu durdurmaya çalışan bir adam ve balonun içinde torunu. O sakin girişten sonra ani bir adrenalin patlaması, ara ara sakinleşen ardından tekrar heyecana boğan sahneler, etraftan gelip yardım etmeye çalışanlar, ve balona takılan adamların bir ara havada süzülüşünü gösteren muhteşem sahne. Bayıldım, bayıldım, çok etkilendim. İzlediğim en muhteşem film açılış sahnesi. 

Filmin kalanı tabi ki bu seviyede heyecanlı, çekici geçmiyor. Kazanın sebep olduğu olaylar sonrası tamamen farklı bir kulvarda ilerliyor film. Kötü diyemem, ama ilk 4 dk yetiyor bana. 

Film, ünlü İngiliz yazar Ian Mcewan'ın aynı isimli 1997 yılı romanından uyarlanmış. Atonement'ın yazarı aynı zamanda. Nasıl bu kadar yaratıcı olabilir anlamıyorum, en kısa zamanda bulabilirsem romanını da okumak istiyorum. romanda nasıl anlatılıyor bilmiyorum ama o sahneyi bu kadar başarılı çeken yönetmen Roger Michell'a da helal olsun diyor, şimdilik sizleri bu sahneyle başbaşa bırakıyorum: (Tüm sahnenin ingilizce versiyonunu bulamadım, almanca seslendirilmiş halini ekliyorum)

  

14.3.14

En Güzel Sahnesi (1) : Wicker Park (2004)

Bloğa yeni bir bölüm eklemeye karar verdim, buraya izlediğim filmlerin en çok etkilendiğim sahnelerini koymayı düşünüyorum. 
Bunun da sebebi, son zamanlarda bazı filmleri izledikten sonra filmin tümünden çok etkilenmesem de içinde bazı sahnelerden çok etkilenmem. 
Ne yazıkki bazen bu etkileyici sahnelerin etkisi tüm filme yansımıyor ya da bazısı bu sahneleriyle hafızalarda kalıyor. 

İlk olarak dün izlediğim eski bir yapım olan (2004 yapımı) Wicker Park'ın final sahnesi. Böyle bir filmin varlığından da haberdar değildim düne kadar, tesadüfen izledim. Filmin tümü hakkında karışık duygulara sahibim. Kurgu olarak çok tatmin edici olsa da filmin hikayesi ve işlenişinde çok eksiklikler var, hatta bu eksiklikler olmasa film kült olma yolunda bile ilerleyebilirmiş ama bişeyler eksik kalmış, olmamış. Bu film de 1996 yapımı L'appartment isimli bir Fransız filmin yeniden çevrimi aslında.

Neyse filmi ayrıca blogta başka başlık altında inceleyebilirim. Gelelim en güzel sahnesi olan final sahnesine. 

Filmin ana karakteri Matthew film boyunca aradığı sevdiceğini sonunda havaalanında bulur. Derken 'Coldplay'den Scientist' çalmaya başlar, ki bence olağanüstü bir şarkıdır, sahneye de cuk oturmuştur. Bu güzel şarkı eşliğinde yakışıklı mı yakışıklı Josh Hartnett, oyunculuk olarak çok iyi bir performans gösterir. Havaalanı kalabalığı içinde birbirine büyük bir özlem duyan iki sevgilinin birbirine kavuşma sahnesi filmin en güzel 3 dakikasını oluşturur: