26.3.11

This Is Not My Life










Tesadüfen başladığım dizilerden biri 'This is Not My Life'. Dizimax'te ilk bölümüne rastlayıp ta izlemeye başladığımda, yine bol soru sorduran, karşılığında az cevap veren, seyircisini sömürüp yavaş yavaş senaryosunu bir karmaşıklığa sürükleyen, sonra da içinden çıkamayan hale gelip tıkanacak tipik Amerikan dizilerinden biri zannetmiştim (Lost, Flashforward, Heroes gibi). 

İkinci bölümü izlediğimde 'Truman Show ve Prisoner çakması kesin' dedim, acaba izlemesem mi dedim, üçüncü bölümde hafiften diziye ısınmaya başladım. Dördüncü bölümden sonra, Dizimax'te yayınlanan Cuma akşamlarını iple çekmeye başladım. (Tabi bu durum, blog yasağını başlattığı için Digiturk'ümü iptal etmeden önce oluyordu) Önceden her dizide yaptığım gibi hiç ara vermeden 12 bölümü ardarda izlemek yerine her hafta bir bölüm izleyeceğime eşime söz verdiğim için, ne yazıkki bu sefer irademi kullanıp, sabrederek sindire sindire izledim bu diziyi. En güzeli de, her bölümde hiç cıvıtmadan ölçülü verilen ipuçları sayesinde ne tempo düştü, ne de senaryo çıkmaza girdi. İlk sezon bitti, ve bu dizi bu senenin en heyecan verici yapımı oldu benim için. İlk sezon, inanılmaz bir keyif verdi.

Dediğim gibi dekorlarından, tarzından dolayı diziyi Amerikan yapımı sanmıştım. İzlerken farkettiğim acayip aksanın nereden geldiğini sonradan internetten öğrendim. Bir Yeni Zelanda yapımı bu dizi. Vay canına be, oralarda da kaliteli, dört dörtlük diziler yapıyorlarmış. Yüzüklerin Efendisi'nin memleketinden bunu beklerdim zaten. Gelecekte geçen dizinin tasarımları bana göre çok başarılı. Çok uzak bir gelecekte geçmese de, eşyalardaki, yaşayış tarzlarındaki, elektronik aletlerdeki çok abartıya kaçmayan minimal tasarımlar ve öngörüler çok tutarlı ve çok başarılı. Dizinin renk tonlarına da bayıldım, pastel tonlarında herşey. 



Gelelim dizinin konusuna:
2020 li yıllarda Waimoana kasabasındayız. Dış görüntü itibariyle bir ütopyayı, mükemmel ve huzurlu bir geleceği barındırdığını düşündüğümüz bu kasabada,  Alec Ross (Charles Mesure) isimli kahramanımız bir sabah uyandığında, ne kim olduğunu ne de eşini ve çocuklarını hatırlamaktadır. Pilot bölümde bol bol koşarak bilmediği durumlardan kaçmaya çalışır. Ardından hafıza kaybına uğradığını düşünse de bazı olaylar sonucu, yaşadığı hayatın kendi hayatı olmadığını düşünmeye başlar. Ardından her bölümde azimle bulduğu ipuçları sayesinde, içinde bulunduğu ortamı çözmeye başlar. 

Charles Mesure
This is not My Life
Charles Mesure
V

Dizinin başrolünde, Alec Ross karakterini Charles Mesure isimli bir aktör oynuyor. Nadiren de olsa çok övündüğüm yeteneklerimden biri, dizide ya da filmlerde gördüğüm oyuncuları daha önce nerelerde izlediğimi saymak. Lakin Charles Mesure'u görünce baya zorlandım, ya tanıyorum nerden, nerden derken kafayı yiyecektim. Adam benim efsane dizim Visitors'un gittikçe saçmalayan devam dizisi V'de oynuyordu. Ama tipler ve karakterler o kadar farklıydı ki tanıyabilmem zor oldu. Sakal adamı acayip değiştirmiş, ama hakkını yemeyelim, bakışlarını, gülüşünü de acayip değiştirmiş. Hatta suratını öyle saftirik bi ifadeye büründürüyordu ki bu dizide, V'de canlandırdığı pek sert abimizle  yakından uzaktan alakası yoktu. 
Yan rollerdeki tiplere gelince genelde hepsi çok iyidi. Sadece Jessica Wilmot'u canlandıran Miriama Mcdowell'a ısınamadım. O rolde insanın gözü daha güzel, daha çekici bir tip arıyor ama bu esmer kızımız Yeni Zellandılılara karizmatik geliyor herhalde. 
Lakin iki tip varki, onları pek sevdim. Birisi kasabanın doktoru Dr.Natasha Collins'i canlandıran Tania Nolan. Adeta buzlar kraliçesi gibiydi ilk bölümlerde, kanımı dondurdu. Pek bir sevdiğim ikinci kişi, kasabanın güvenliğinden sorumlu, dizinin kötü adamı Richard Foster'ı canlandıran Joel Tobeck. Bence çok acayip başarılı, rolü de cuk oturmuş tipine.




               




Bu dizinin sonraki sezonları da, ilk sezon gibi tutarlı ve ölçülü bir şekilde şaşırtmaya devam ederse, tempoyu düşürmeden senaryo saçmalamazsa ilerde fenomen olur. Heyecanla bekliyorum 2. sezonu.

17.2.11

Tarihten Bir Fotoğraf 2: Vietnam'da İnfaz (Execution in Saigon), 1968

Tarih: 1 Şubat 1968
Yer: Vietnam
Fotoğrafçı: Eddie Adams

1 Şubat 1968'de, Tet Saldırısının ikinci gününde, Saygon’un Çinlilerin yaşadığı kesimindeki Çolon caddesine, Güney Vietnamlı askerler tarafından eli bağlı şekilde bir Viet Cong (Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi) gerillası getirilir. Bir ulusal polis olan Nguyen Ngoc Loan, Guyen Van Lem isimli korkmuş gerillaya silah doğrultur. Olay yerinde AP muhabiri Eddie Adams ve NBC kameramanı Vo Suu vardır. Olay anında, Eddie Adams hiç durmadan deklanşöre basarken bunun sıradan bir sorgulama olduğunu zanneder. Ama değildir, gerilla, polis tarafından yerinde infaz yöntemiyle öldürülür. Eddie Adams ve kameraman Vo Suu, adamın gözlerinin önünde öldürülmesinin şokunu yaşarken, tarihe geçecek görüntüler kaydettiklerinin farkına da varmışlardır.

Adams'ın fotoğrafı, çekildikten birgün  sonra New York Times'ın ön sayfasında yayınlanır ve ardından tüm dünyaya yayılır. Bu fotoğraf savaş karşıtı kampanyalarda kullanılan anahtar bir fotoğraf olur ve Amerikan halkının savaşlardaki varlıklarını sorgulamasına neden olur. Bütün dünya medyası tarafından birinci sayfadan kullanılan fotoğraf, Vietnam’da neler olduğuna dair ABD kamuoyunda da ilk tartışmaların yapılmasına yol açar. Bu olay bize tek başına bir fotoğrafın toplumsal hayatta neleri değiştirebileceğini gösterir. Fotoğraf, tarihte ve fotoğrafçılıkta kendine çok saygın biryer edinirken, fotoğrafçısı Eddie Adams'a da mesleki bir şöhret getiririr, hatta 1969 yılında Pulitzer ödülünü almasını sağlar.

Olayın Vo Suu tarafından çekilmiş videosu, fotoğrafı kadar ses getirmez ve kalıcı olmaz. Bu da fotoğrafın, hareketli görüntüye karşı zafer kazandığı durumlardan biridir. Fotoğraf mevzusunda en sevdiğim şeydir: Bazen tek bir 'karar anı' nı gösteren fotoğraf, olayın tümünü gösteren görüntülerden çok daha etkili olabilmektedir ve hafızalarda çok daha kolay yer edinir. Olayın görüntüsünü Youtube'tan izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Gelelim fotoğrafın kahramanlarına: 

Viet cong gerillası Guyen Van Lem'in akıbeti belli zaten, adamın hayatı oracıkta son bulur. Bu gerilla bir çok polis memurunu ve memurların ailelerini öldürmekle suçlanıyordu. Bunların arasında onu vuran polis memuru Nguyen'in aynı zamanda çok yakın arkadaşı olan yardımcısı ve çocukları da vardı (Nguyen onların vaftiz babasıydı aynı zamanda) Polis ve polis yakınlarından oluşan 34 cesetin bulunduğu binanın yakınlarında bulunmuş ve suçlanmıştı. 

Fotoğrafın hayat sonlandıran, güçlü karakteri ulusal polis Nguyen Ngoc Loan'ın hayatı da bir anlamda oracıkta son bulur. Fotoğrafın çekildiği tarihten birkaç ay sonra, bir makineli tüfek ile vurulur ve bacağını kaybeder. Saygon'un düşmesi sonrasında 1975'te Vietnam'ı terkedip, Amerika'ya yerleşir ve bir pizza dükkanı açar. Fakat 1991'de kimliği ifşa olur ve  dükkanı kapatmak zorunda kalır. Fotoğrafçı Eddie Adams düzenli olarak adamı ziyaret eder, son ziyaretinde pizza restoranın tuvalet kapısında şu yazıyı görmüştür: "We know who you are, fucker"





Eddie Adams, Pulitzer ödülünü kazandıktan sonra NY Times'a şunları söyler fotoğrafı hakkında:
"The general killed the Viet Cong; I killed the general with my camera. Still photographs are the most powerful weapon in the world. People believe them, but photographs do lie, even without manipulation. They are only half-truths ... What the photograph didn't say was, 'What would you do if you were the general at that time and place on that hot day, and you caught the so-called bad guy after he blew away one, two or three American soldiers?"
"General, Viet Kong'luyu öldürdü, ben de kameramla generali öldürdüm. Fotoğraf hala dünyadaki en güçlü silah. İçinde manipulasyon olmadan fotoğraf yalan söylese bile, insanlar o fotoğrafa inanır. Aslında onlar yarı gerçekliktir. Fotoğrafımın söyleyemediği şudur: Eğer o sıcak günde, o yerde, o zamanda ve  bir, iki veya üç Amerikan askerini öldürmüş çok kötü bir adamı yakalayan generalin yerinde olsaydınız siz ne yapardınız?  " 


2004 yılında 71 yaşında ölen Eddie Adams'ın kariyeri bu fotoğraftan ibaret değil. 13 ayrı savaşta çektiği fotoğrafların yanısıra,  dünyanın dört bir tarafında dergilere kapak, gazetelere manşet olan savaş, siyaset, moda ve şov fotoğrafları da var. 1978 Robert Capa Ödülü dahil 500’e yakın ödül kazanmış fotoğrafçının hayatını anlatan 'An Unlikely Weapon' isimli 2009 yapımı bir belgesel var. Oscar ödülü bile almış olan belgeseli ben bir türlü izleyemedim. O belgeseli de izleyebilirsem, Eddie Adams hakkında ayrı bir başlık açıp, onu orada daha detaylı anmak niyetindeyim.  
(Belgeselin sitesi: http://www.anunlikelyweapon.com/ ) 

22.1.11

Kanye West - Runaway



Son zamanlarda balerinler hayatımı umduğumdan fazla etkiliyor. Sanat dalları arasında ender olarak sevemediğim birkaçından biriydi bale. Tamam çok zarifler, çok narinler, pek hoşlar ama ne bileyim bana pek anlamsız gelirdi kendilerini kasarak parmak uçları üstünde salınmaları taaa ki Darren Aranofsky'nin Black Swan'ini ve Kanye West'in Runaway klibini izleyene kadar. Bu ikisi balenin sevdiğim sanat dalları arasındakini yerini çok ama çok yukarılara taşıdı. Bana göre mükemmel ötesi olan Black Swan filmi hakkında yazmak isterdim ama çok aştı beni, o kadar çok beğendim ki filmi, hayranlığımı kelimelere dökebilmem mümkün değil sanki. Bu yüzden kolaya kaçıp Kanye West'in Runaway klibi hakkında bişeyler yazmak istedim. Bu arada benim gibi müzik cahili bir insanın bloğunda müzikle ilgili 3. kayıtı da yazmaktayım. Güya fotoğraf ve sinema ile ilgili bir blog olacaktı Arka Pencere. Belki de bilmediğim ve yabancı olduğum konuları araştırıp yazmak daha çok hoşuma gidiyor bilemiyorum. 


Kanye West son albümü My Beautiful Dark Twisted Fantasy'deki Pusha T ile yaptığı düet Runaway için çekmiş bu klibi. Yönetmeni de kendisi. Amma velakin klip denen olay Runaway'le kısıtlı kalmıyor. Meğersem bu keşif öncesi hiçbir şarkısını bilemediğim sadece adını duymuşluğum olan Kanye West pek de yetenekli bir adammış. Çünkü sadece klip çekmekle yetinmeyip 34 dakikalık bir kısa film yapmış aslında. Albümdeki şarkılarını bir kısa filmle içice geçirmiş. Tüm albüme klip çekerken görsel bir şölene de imza atmış. Runaway'de işte bu filmin sadece bir parçası. Bu güzel görselin tamamını Kanye West'in sitesinden izleyebilirsiniz: http://kanyewest.com/


Çekimleri Praq'ta yapılan filmin konusu kısaca şöyle.Dünyaya başka bir gezegenden feniks (kuşumsu insanımsı mitolojik bir yaratık) düşer. Kanye arabasıyla dolaşırken önüne düşen feniksi evine götürür. Filmin ilk başları yaratığın etrafı keşmetmeye çalışması ile geçer. Adamımız aşık olur tabiki (kim olmaz ki). Sonra Kanye onu muhtemelen kendi toplumuna tanıtmak için bir yemeğe götürür. (Bu arada Kanye ırkçılıkla ilgili çok hassas bir adammış ve sanırım bu yüzden bu yemekte siyahlar oturup yemek yerken beyazlar onlara hizmetçilik ederler). Sonra sahneye siyah elbiseleri ile beyaz balerinler gelir. Runaway şarkısı da işte tam burada başlıyor, müziğin etkisi çok güzel bir kareografi ile iyice artıyor. Bu şarkının ardından masaya hindimsi yemekler gelince bizim kuşumsu insanımsı yaratık çığrından çıkıyor, bizim dünyanın aslında hiç de istediği gibi olmadığını anlıyor ve geri dönmeyi istemeye başlıyor.  

     

Beni en çok etkileyen slow motion çekimler oldu. Slow motion görüntülerde geyikler bile bir başka görünüyor, bale yapan dansçılar başka bir alemde dans ediyor sanki. Dans ederlerken hissettiklerini açığa çıkarıyor yavaş çekimler. Müziğin ritmiyle beraber çok güzel gidiyor bu görüntüler.
     
                         

Dansın teknik ayrıntılarından hiç anlamam, bana öyle geliyorki modern dans ve balenin bir karışımı olan dans kareografisi muhteşem ötesi. Slow motionlar da ayrı bir tat katıyor dansa. Black Swan'in etkileri henüz bünyemde geçmemişken bu siyah elbiseli balerinler büyük etki bıraktı bende.                                    


Kuşumsu yaratığı, Victoria Secret modellerinden 83 doğumlu model Selita Ebanks canlandırıyor. Kostüm pek şahane ama tüylerle kaplı kostümün içinde kusursuz vücudu ile arzı endam eden Selita çok daha şahane. 


Biz klibi izlerken eşimle durmadan 'ya bu adamın çenesinde bişey var' deyip durduk. Meğersem  2002 yılında geçirdiği çok ciddi bir trafik kazası sonucu çenesi parçalanmış. Herhalde o yüzden ama bir neden daha olabilir. Yetenekli olduğu kadar da biraz kaçık ve manyak olan Kanye West, alt dişlerini söktürüp yerine milyonlarca dolar değerinde pırlantalar taktırmış. Demekki neymiş ne kadar keçileri kaçırırsan kaçır, kaçıklığının derecesi yetenekli olmana bir mani teşkil etmiyor. 


Hatta sağolsun Ekşisözlük ve youtube sayesinde öğrendiklerime göre kendini birara Micheal Jackson'un tahtına aday göstermişliği de varmış ve bu sebeble sanırım klibin başlarında kocaman bir Micheal Jackson balonu geliyor (acaba bu bir özür dileme mi meydan okuma mı?) Kanye'nin denyoluğu bununla da bitmiyor. 2009 MTV Video Müzik Ödülleri'nde En İyi Kadın Sanatçı Video ödülünü genç country şarkıcısı Taylor Swift aldıktan sonra sahneye çıkıp teşekkür konuşmasını yaparken Kanye atlıyor sahneye, kızın elinden alıyor mikrofonu ve "Mikrofonu sana vereceğim, biraz bekle Taylor" dedikten sonra seyircilere dönerek "Bu ödülü Beyoncé almalıydı. Single Ladies klibi en iyi kliplerden biri, ödül onun" gibisinden laflar edip kızcağızın gecesini rezil ediyor, Taylor Swift öylece kalıyor sahnede şok olmuş halde.  Bu yaptığı konuşma sonunda West, ırkçılıkla suçlanarak seyircilerden büyük tepki alıyor. Sonraki günlerde Kanye West, yaptığı davranış yüzünden Taylor Swift'ten özür dileyerek, o akşam sarhoş olduğunu söylese de raconu fena halde çizdiriyor. Hatta Başkan Obama bile bir röportajda kayıtdışı olduklarını zannedip Kanye için 'he is a Jackass' diyor. 


Kanye West, albümün kapak tasarımı için sanatçı Gearge Condo'dan yardım istemiş, o da albüm için beş kapak hazırlamış.

Runaway'in şarkı sözlerini de aşağıya ekleyerek Kanye'ye buradan selam ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Runaway Şarkı Sözleri:
And I always find, yeah, I always find somethin' wrong
You been puttin' up wit' my shit just way too long
I'm so gifted at findin' what I don't like the most
So I think it's time for us to have a toast

Let's have a toast for the douchebags,
Let's have a toast for the assholes,
Let's have a toast for the scumbags,
Every one of them that I know
Let's have a toast for the jerkoffs
That'll never take work off
Baby, I got a plan
Run away fast as you can

She find pictures in my email
I sent this bitch a picture of my, dick
I don't know what it is with females
But I'm not too good with that, shit
See, I could have me a good girl
And still be addicted to them hoodrats
And I just blame everything on you
At least you know that's what I'm good at

And I always find
Yeah, I always find
Yeah, I always find somethin' wrong
You been puttin' up with my shit just way too long
I'm so gifted at findin' what I don't like the most
So I think it's time for us to have a toast

Let's have a toast for the douchebags,
Let's have a toast for the assholes,
Let's have a toast for the scumbags,
Every one of them that I know
Let's have a toast for the jerkoffs
That'll never take work off
Baby, I got a plan
Run away fast as you can

Run away from me, baby
Run away
Run away from me, baby
Run away
Doesn't have to get crazy,
Why can't she just run away?
Babe I've got a plan,
Run away as fast as you can
Run away from me, baby
Run away
Run away from me, baby
Run away
Doesn't have to get crazy,
Why can't she just, run away?
Baby I got a plan,
Run away as fast as you can

(Pusha T)

24/7, 365, pussy stays on my mind
I-I-I-I did it, all right, all right, I admit it
Now pick your next move, you could leave or live wit' it
Ichabod Crane with that motherfuckin' top off
Split and go where? Back to wearin' knockoffs, ha ha
Knock it off, Neiman's, shop it off
Let's talk over mai tais, waitress, top it off
Hoes like poachers wanna fly in your Freddy loafers
You can't blame 'em, they ain't never seen Versace sofas
Every bag, every blouse, every bracelet
Comes with a price tag, baby, face it
You should leave if you can't accept the basics
Plenty hoes in the baller-nigga's matrix
Invisibly set, the Rolex is faceless
I'm just young, rich, and tasteless
P!

(Kanye)

Never was much of a romantic
I could never take the intimacy
And I know it did damage
Plus the look in your eyes, is killing me
I guess you knew an advantage
Cuz you can blame me for every thing
And I don't know how imma manage
If one day you just up and leave

And, I always find,Yeah I always find somethin' wrong
You been puttin' up with my shit just way too long
I'm so gifted at findin' what I don't like the most
So I think it's time for us to have a toast

Let's have a toast for the douchebags,
Let's have a toast for the assholes,
Let's have a toast for the scumbags,
Every one of them that I know
Let's have a toast for the jerkoffs
That'll never take work off
Baby, I got a plan
Run away fast as you can



18.1.11

Dexter

Ben Dexter'a nasıl kayıtsız kaldım bunca sene, hiç anlamadım. İçimde hep bir izleme isteği olsa da birtürlü başlayamamıştım. İzleyecek şeyler bittiğinde, artık sırasıdır dedim ve başladım ilk sezondan. Neredeyse 3 haftadır herbiri 12 bölümlük 5 sezonu hiç ara vermeden hüplettim. Bulabildiğim her boş vakitte (ki boş vakit kavramı 1.5 yaşında çocuğu olan biri için çok değerli bir kavram) ilk işim izleyebildiğim kadar Dexter izlemek oldu. Koptum 3 haftadır hayattan, aklımdaki tek şey birkaç bölüm daha hüpletebilmekti. Her ne kadar arsızca bölüm ardına bölüm izlesem de bitmesini hiç istemedim, o yüzden ardında başka bölüm olmayacağını bildiğim son sezonu izlemek çok keyifli olduğu kadar çok da zor oldu. Nedense çok yakın hissettim kendime Dexter'ı,  yoksa benim de içimde karanlık bir taraf mı var diye endişelendim de aynı zamanda, ama sonra dizinin milyonlarca fanatik izleyicisi olduğunu düşününce normal birşey olduğuna karar verdim.

Kurbanlarını vahşice öldürüp, vahşice parçalayan, ardında hiç bir kanıt bırakmadan normal hayatına devam eden bir seri katili nasıl sevebilirsiniz bu kadar? Söz konusu Dexter olduğunda, o seri katili bırakın sevmeyi, fanatiği oluyorsunuz ve her bölümde yakalanmaması için dua ediyorsunuz. En son bu hissi Patricia Highsmith romanlarında yakalamıştım. Dexter'ın bu kadar sevilmesinin asıl nedeni içindeki öldürme isteğini, çoğu seri katil olan diğer kötü adamları öldürerek gidermesi. Dolayısıyla öldürdüğü ve vahşice parçalayıp cesedini denize attığı adamlar için bir gram üzülmüyor insan, hatta aferin be Dexter, ben olsam ben de yapardım diyesi geliyor insanın. Ama Dexter bu halinden pek bir şikayetçi, hergün normal duyguları olan normal bir insan gibi davranmak, gününün çoğunda rol yapmak bir süre sonra ona çok ağır geliyor ve her sezonda bu ağırlığı hafifletmek için bir çıkar yol arıyor. Bu kimi sezonda bir yoldaş, kimisinde bir sevgili oluyor ama hiçbiri kalıcı olamıyor ve yoluna hep yalnız devam etmek zorunda kalan bir süper kahramanı andırıyor.

Ben ilk sezonu izlerken içimden sanki epik ve modern bir süper kahraman dizisi izliyormuşum gibi gelmişti. Nitekim 2.sezonda Dexter'ın cinayetlerinden esinlenen bir adam onun 'Dark Defender' isimli bir çizgiromanını yapmıştı. Gerçek kimliğini gizlemesi, insanların arasında farklı davranması, ve gizli hayatında kötü adamları haklaması ile tam bir çizgi roman süper kahramanı Dexter bana göre. Bildiğimiz süper kahramanlar düşmanlarını ne olursa olsun öldürmemeye çalışsalar da Dexter'ın vahşi yöntemleri bazen rahatsız edici bile olsa içimizde saklı olan adalet isteğini bizzat yerine getirdiği için kolayca bağrımıza basabiliyoruz Dexter'ı. Adalet kavramı çok acayip, çok kaygan bir kavram. Diziyi izledikçe daha da kayganlaştı bu kavram gözümde.

Dexter'ı sevdiren diğer unsur onu canlandıran Micheal C.Hall. Zamanında Six Feet Under'da canlandırdığı eşcinsel kardeş David Fisher ile gönlümde taht kuran bu adam, Dexter'da iyice kendine aşarak adeta rolüyle bütünleşiyor. Bu rolde ondan başkasını düşünemiyorum. Bu derece mimiklerini iyi kullanan, anlık geçişlerle yüz ifadesini değiştiren, tüm hissettiklerini yüzünden okutabilen bir adam görmedim ben. Son sezonun final bölümünün son sahnesi de bunu kanıtlar bence. O bir dakikalık sürede iyice yüzüne odaklanmış kameradan hissettim sanki tüm acısını, tüm kederini. Ne kadar iyi olduğunu kanıtlayan unsurlardan biri olarak, her Dexter sezonu için Golden Globe en iyi erkek oyuncu adaylığı olması ve 2009 da ödülü evine götürmesi de sayılabilir.

Diğer oyunculara gelince, Dexter'ın ağzı bozuk ama hırslı bir dedektif olan kardeşi Debra Morgan'ı oynayan Jennifer Carpenter başarılı mı rolünde pek bilemiyorum doğrusu, bir türlü karar veremedim ama ne yalan söyleyim, ben çok ısındım bu kıza. Gerçek hayatta 2008 yılında evlenip bu sene boşanacaklarını açıklayan ikili dizide abi kardeş olarak çok iyi bir uyum sergiliyorlar. Çift evlendikten sonra Micheal C. Hall lenf kanserine yakalanmıştı ama beraberlerken kanseri yenmeyi başardı, ardından boşanma haberi geldi.




Dizide Dexter'dan sonra en sevdiğim karakter Angel Batista, bence en az dizideki karakteri kadar iyi bir insan olan David Zayas tarafından canlandırılıyor. David Zayas, bu karakteri öylesine sevimli ve sempatik bir hale getiriyorki, şuracıkta görsem boynuna atlarım hemen. Angel tam tamına sahip olabileceğiniz en iyi dost'un karaktere bürünmüş hali. Zaten bunu Dexter da Debra da bazı bölümlerde belli ediyorlar. Sadece 4. ve 5. sezonda Angel gönlünü hiç sevmediğim birine (Spoiler olmasın diye adını vermeyeyim) kaptırdığı için çok üzülsem de 'gönül bu ota da konar boka da' diyerek bu kusrunu affediyorum Angel'cım. Ama tez zamanda doğru yolu bulmanı ümit etmiyor değilim. 


Dexter'ın laboratuvardaki ortağı Vince Masuka'yı da C.S. Lee canlandırıyor. Vince Masuka, hafiften sapık ruhlu, bel altı esprileri ağzından düşürmeyen, buna rağmen sevimli olmayı başaran bir karakter. Her suç mahallinde yapacağı espriyi merakla bekliyor, çok da gülüyorum doğrusu. İşte bu sağdaki kadından nefret ediyorum. Tüm ekibin başı olan Cadı mı cadı Teğmen Laguerta'yı Lauren Velez canlandırıyor. Kimi zaman sempatik hareketler yapsa da genel olarak benim sinirlerimi yerinden oynatıyor. Bu kadar uyuz olduğuma göre Lauren Velez rolünde iyi iş çıkarıyor sanırım.
Devam edecek....

14.12.10

Gerda Taro - Hayatı ve Fotoğrafları

Tüneldeki Robinson Cruisoe Kitabevi'ni çok severim. En sevdiğim fotoğraf albümlerini ordan almışımdır şimdiye kadar. Her seferinde aklımda başka bir kitap alma isteğiyle girerim Robinson'a, daha istediğim kitabı aramaya başlamadan bir fotoğraf albümü görür, ona tutulur, etiketinde fiyatı görünce de dilim tutulur ama içimdeki dürtüyü susturamaz, parayı verir, pek mutlu mesut ayrılırım oradan.
Yine öyle oldu, uzun zamandır aradığım bir roman vardı, hazır oradayken alayım dedim ve girdim, ben daha kitaplara bakmaya başlamadan Gerda Taro'nun tam arşivlik bir albümünü gördüm. Yüzümün ifadesine şaşıran görevli sanırım Gerda Taro'yu canlı gördüm zannetti. En az onu canlı görmüş kadar sevindim bu muhteşem kitabı elime alınca. Yine çıktım Robinson'dan pek mutlu mesut, elimdeki poşette Gerda'nın varlığını hissederek. Madem kitabı aldım, hakkını vereyim o zaman diyerek, Gerda'nın biyografisini hazırlamaya karar verdim. Robert Capa'nın hayat hikayesini hazırlarken aşina olduğum, Capa'nın biricik aşkı bu kadına ben de birkez daha hayran kaldım, onun gibi aşık oldum cesaretine. Keşke daha uzun yaşasaydı, kısacık hayatına sığdırdığı fotoğraflara daha fazla ekleyebilseydi, eminim gelmiş geçmiş en iyi kadın fotoğrafçı olurdu. Şimdi fotoğrafları eşliğinde hayat hikayesine geçelim o zaman:
Fotoğrafları bu albümden taradım, yazılar içinse yine albümün içindeki Irme Schaber ve Richard Whelan tarafından hazırlanmış yazılardan ve yine Richard Whelan'ın yazdığı Robert Capa'nın biyografi kitabından yararlandım.

Gerda Taro (1911-1937)

Gerda, Stuttgart, 1927
Gerda Taro gerçek adıyla Gerta Pohorylle 1 Ağustos 1911’de Almanya Sttutgard’da doğdu. Yugoslav yahudisi olan ailesi Doğu Galiçya’dan Almanya’ya henüz göç etmişti. Eğitimini tamamlamak için İsviçre yatılı okulunda 1 sene geçirdikten sonra Sttutgart’taki işletme okuluna katıldı ve üçüncü dili için İspanyolcayı seçti. Onyedi yaşındayken ailesiyle birlikte Liepzig’e yerleştiler, bir Yugoslav yahudisi olan babası burada yumurta ve sebze toptancılığına başlamıştı. Gerta burada ticaret lisesine gitti, sekreterlik öğrendi, Rus sevgilisi sayesinde solcu politikalarla ilgilenmeye başladı. Gerta’nın ondan küçük iki erkek kardeşi vardı, Mart 1933’te birgün kardeşleri Karl ve Oskar Pohorylle Leipzig’te bir dükkanın çatısından Anti-Hitler broşürlerini sokağa savurdular. Yapılan SA baskını sonucu kardeşler saklanmayı başarırken Gerta yakalandı ve gözaltına alındı. Salıverildikten sonra biran önce Lazi Almanyasını terketmek zorunda olduğunu biliyordu. 1933 ağustosunda Paris’e vardı ve bir daha kardeşlerini ve ebeveynlerini göremedi.

Sınıf fotoğrafı, Stuttgart, 1918
birinci sırada soldan dördüncü Gerda
Gerda Taro ve Pieter Bote
Gerda'nın ilk nişanlısı, sonra nişan bozulsa da
arkadaşlıkları bozulmadı, hatta adam Gerda'nın
Paris'e gitmesine yardım etti.

 
Foto: Fred Stein
Gerda, Paris, 1935
Liepzig’in sol çevrelerinde tanıştığı yakın arkadaşı Ruth Cerf ile beraber gittiler Paris’e. Binlerce alman göçmenine sığınak olan Paris, aynı zamanda politik ve kültürel bir merkez olmuştu. Gerta ve Ruth bir Finli kadının pansiyonunda bir oda buldular. Gerta yarım gün çocuk psikiyatrı Dr. Rene Spitz’in yanında sekreterlik yaparken, Ruth mültecilere yardım eden bir örgütte çalışıyordu. İkisi de fazla para kazanmıyorlardı. Çoğu zaman çok açtılar, çalışmadıları soğuk Pazar günleri kalori harcamamak için evde yataktan çıkmazlardı.




Gerda, Paris, 1935
1933 ve1934 yıllarında Liepzig’teki arkadaşlarının çoğunun Paris’e gelmesiyle Gerta ve Ruth da çok geçmeden eski çevrelerine kavuşmuştu. Cafe Capulade’nin mudavimi olmuşlardı. Bu cafede kendileri gibi  antifaşist gayeleri taşıyan kişilerle tanıştılar. Bu insanların arasında Almanya’daki Sosyalist İşçi Partisi ve onun kardeş partisi İspanya POUM’un bağlantısını kuran hatta sonrasında bakan da olan ve nobel barış ödülü alan  Willy Brandt de vardı.







Foto: Gerda Taro
Robert Capa, İspanya, 1937

1934 Eylül ayında Andre Friedmann (Robert Capa) isimli bir fotoğrafçı, aldığı bir reklam işi için bir park sırasında oturan mavi gözlü, Germen görünüşlü bir kızın fotoğrafını çekmesi gerekiyordu. Birgün Andre Friedmann La Coupole’da arkadaşlarıyla içki içerken Ruth Cerf’i gördü, aradığı kızın o olduğunu düşündü ve yanına gidip kendini tanıttı. Ve ondan Montparnasse’de bol ağaçlıklı bir parkta bir saat kadar poz vermesini istedi. Ruth teklifi kabul etse de henüz tanıştığı bu adamla yalnız kalmak istemediği için oda arkadaşı Gerta ‘yı da yanında getirdi. Bu tesadüf sonucu Gerta ve Andre hayatlarının en büyük aşkı olacaklardı.





Foto: Fred Stein
(Gerda ve Capa, Cafe Du Dome'un terasında)
Paris, 1935
Andre ve Gerta, birbirlerine aşık olmadan önce ilk başlarda iyi arkadaş oldular. Andre, Liepziglilerin çevresine kabul edildi ve Gerta onun bir bakıma menejerliğini üstlendi. Ona giyinmeyi öğretti, yapacağı şeylerin listesini hazırladı, röportaj fikirlerini değerlendirdi ve işi hakkında daha ciddi olmaya özendirdi.


O yaz Andre, Gerta, Willy Chardack ve onun tıp fakültesinden arkadaşı Raymond Gorin’le beraber Cannes’ın birkaç mil açığındaki Sainte-Marguerita adasında kamp kurmaya karar verdiler. Demir Maskeli Adamın yattığı söylenen zindanın kalıntıları yanında kamp kurdular. Andre ile Gerta işte o yaz güneşlenirken, yüzerken ve yıkıntıları keşfederken birbirlerine gerçekten aşık oldular. Güneşten bronzlaşmış dört arkadaş Eylül başlarında Paris’e döndüler. Andre akıl hocası ünlü fotoğrafçı Kertesz’e heyecanla şöyle diyordu: ‘Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım! Artık Gerta’yla beni sadece kazma kürek ayırabilir.’


Foto: Gerda Taro
Robert Capa, İspanya, 1937
Foto: Fred Stein
Gerda Taro, Paris, 1936
 Andre birkaç küçük iş ayarlamıştı, Gerta da yazdığı haberleri İngilizce, Fransızca ve Almanca’ya çeviriyordu. Çok az kazansalar da beraber çalışmak onları heyecanlandırıyordu, Andre Gerta’ya da fotoğraf çekmeyi öğretiyordu. Çok geçmeden Eyfel Kulesinin yakınlarında tek odalı modern ama ucuz bir dairede birlikte yaşamaya başladılar.
Andre ve Gerta çok sıkı çalışsalar da hala kazandıkları para yeterli gelmiyordu. Ajanslar, editörler çektikleri fotoğraflara çok para vermiyorlardı. Onlar da bir plan yaptılar. Robert Capa adında zengin ve başarılı bir Amerikan fotoğrafçı yaratmaya karar verdiler. Andre fotoğraf çekecek, Gerta da bunları Capa adlı adamın eserleri diyerek editörlere pazarlayacaktı. Bu hile ilk başlarda işe yaradı. Gerta, Fransız editörlere fotoğrafların tanesini 150 franktan aşağı vermiyordu ki bu normal fiyatın neredeyse üç katıydı. Bu fotoğrafların hayat kavgası veren göçmen Andre Friedmann’ın işi olduğunu bilseler 50 frank bile vermezlerdi. Gerda da bu arada kendisine aynı derecede kozmopolit bir takma ad almıştı. Bundan sonra Gerta Pohorylles değil de Gerda Taro olacaktı. Bu adı Paris’te yaşayan genç Japon ressam Taro Okamoto’dan esinlenerek seçmişti. Bu adın yazılması ve hatırlanması kolaydı, zengin bir çağrışım yapıyordu, ayrıca bu isim o yıllarda şöhretinin zirvesinde olan ‘Greta Garbo’yu çağrıştırmaktaydı. İkili bundan sonra yollarına Robert Capa ve Gerda Taro olarak devam ettiler ve tarihe bu isimlerle iz bıraktılar.


Gerda Taro, Paris, 1935
Foto: Robert Capa
İspanya İç Savaşı başlayınca Capa ve Gerda bir ekip olarak İspanya’ya gitmeye karar verdiler. Gerda da bir süredir fotoğrafçılık yapıyordu ve sadece resim altları yazarak değil, tam bir ortak gibi çalışmaya hazırdı. Bir Leica’yla bir Rolleiflex makineleri vardı. Capa Leica’yı, Gerda da Rolleiflex’i kullanacaktı. Gidişleri Lucien Vogel sayesinde oldu. Lucien Vogel bir grup gazeteciyi uçakla Barcelona’ya götürecek, onlar da ülkeye dağılıp Vu’nun özel sayısı için iç savaşı izleyeceklerdi. Vogel, Capa ile Gerda’yı da bu sefere davet etmişti. Uçuş bir felaketle sonuçlandı. Mekanik bir arıza yüzünden uçak bir tarlaya zorunlu iniş yapmak zorunda kaldı. Kaza sonucu Vogel ve gazetecilerden birinin kolları kırıldaysa da Gerda'yla Capa'ya birşey olmamıştı. Savaşın başlamasından iki buçuk hafta sonra, 5 Ağustos'ta Barcelona'ya vardılar. Capa'yla Gerda Barcelona'dayken sokaklarda ve kafelerdeki insanları, barikatlar üzerinde oynayan çocukları ve el konmuş arabaların sokaklardan hızla geçişini görüntülediler.

Gerda'nın fotoğraflarının yer aldığı Vu'nun Özel sayısı
29 Ağustos 1936, sf.42

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi kadın askerler eğitim yaparken, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi kadın asker eğitimde, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler ve Popular Front arabası, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Barikatlar üzerinde iki çocuk, Barcelona, Ağustos, 1936


foto: Gerda Taro
FAI (Anarşist İberyalılar İttifakı) başlığı takan çocuk, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Askeri gösteride cumhuriyetçi asker ve oğlu, Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Hotel Colon'un camından bakan üç adam (PSUC(Katalonya Sosyalist Partisi)'nin liderleri)Barcelona, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Üç Cumhuriyetçi kadın asker, Barcelona, Ağustos, 1936

Kentte on gün kadar geçirdikten sonra resmi bir basın arabası temin ederek Aragon Cephesine gittiler. Ağustos ortalarında dağlık Aragon bölgesinde bir pat durumu meydana gelmişti ve durum bir yıldan fazla süre de öyle devam edecekti. Savaş, çoğu geceleri olan ve bu sebeble fotoğrafçıların işine yaramayan küçük küçük çatışmalara dönüşmüştü ve cephenin büyük kısmında hiçbir hareket yoktu. 

foto: Gerda Taro
Topçu sınıfı Cumhuriyetçi askerler, Aragon Caphesi, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler, Aragon Cephesi, Ağustos, 1936

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker ve bir grup çocuk, Aragon Cephesi, Ağustos, 1936
foto: Gerda Taro
Çiftçiler, Aragon Cephesi, Ağustos, 1936


Capa'yla Gerda, yakınlardaki Huesca cephesinde milisleri sığınaklarda, makineli tüfekler ve toplar başında , hatta savaş çok durgun geçtiğinden yakınlarındaki kolektifleştirilmiş çiftliklerde çiftçilere yardım ederken görntülediler.
foto: Gerda Taro
Cibeles Çeşmesi, Madrid, Şubat-Mart1937
Bir hafta sonra Aragon cephesinden ayrılarak o sırada büyük tehlike içinde olan Madrid'e yöneldiler. İsyancı uçakları henüz fazla vermeseler de bombardımana başlamışlardı. Kent kendini ihtimallerin en kötüsüne hazırlamaktaydı. Gerda'nın çektiği ve işçilerin Cibeles çeşmesi üzerine bir kovan gibi tuğladan bir kubbe ördüklerini gösteren fotoğraf, bu durumu gayet güzel özetlemektedir.








Capa'yla Gerda, cumhuriyetçilerin zaferlerini görüntülemek istemelerine rağmen Guadarrama cephesi durgundu. Ancak bir cepheden gayet cesaret verici haberler gelmekteydi. Ağustos'un ikinci yarısında Madrid hükümeti, Cordoba'yı faşistlerin elinden almak için bir saldırı başlatmıştı. Cumhuriyetçilerin zaferini görüntülemek istiyorlarsa cordoba cephesinde olmaları gerekiyordu.  5 Eylül günü Cerro Muriano'ya vardılar.

foto: Gerda Taro
Üç cumhuriyetçi asker, Cerro Muriano, Cordoba Cephesi, İspanya, 1936
Franco'nun ordusu on gün sonra Alcazar'daki faşistleri kurtardı. Faşistlerin zaferi Cumhuriyetçi saflarda büyük bir karamsarlığa yol açtı. Cumhuriyetçiler burayı tutamazlarsa Madrid'de ne yaparlardı? Madrid düşerse Cumhuriyet de onunla birlikte çökmeyecek miydi?
Capa'yla Gerda bu gelişmelerden umutsuzluğa kapılarak , Eylül'ün son haftasında Barcelona yoluyla Paris'e dönmüşlerdi. Birtek Cumhuriyetçi zaferi görüntüleyememişlerdi ve bundan böyle de artık zafer omayacak gibiydi. Ancak böylesine cesaret kırıcı durumdan kendilerine bir derece kişisel başarı getirecek fotoğraflarla dönmüşlerdi.

Capa-Taro kontak çıktı defteri, 1936

Vu, fotoğrafların çoğunu normal ve özel sayıarda yayınlamıştı. Fotoğrafların bir kısmı Regards, Illustrated London News ve Berlin Illustrierte gibi dergilerde de çıkmıştı. Capa'nın pek az fotoğrafı kendi adıyla çıkmıştı, Gerda'nın çektiklerindeyse adından hiç söz edilmemişti. 

15 Ekim 1936, Regards Kapağı
Her ikisi de savaş fotoğrafçısı olma yoluna girmiş olsalar da, İspanya'daki durumun oraya dönmeye değmeyecek kadar umutsuzlaştığını düşünüyorlardı. Capa Paris'teyken birkaç iş yapmıştı, bu sıralarda Regards 15 Ekim sayısının arka kapağında, yoldan çıkmış kızların trajik kaderleri yazısını resimlemek için Capa'nın çektiği yandaki Gerda fotoğrafını kullanmışdı. Zamanın dergicilik dürüstlüğü ancak bu kadardı. Capa, Gerda ve arkadaşları bu resme büyük bir şaka gibi baktılar. 











Capa, Gerda'yı almadan Madrid'e döndü. Franco'nun ordusu, 6 Kasım'da Madrid eteklerine geldiğinde halk umudunu tamamen kaybetmiş durumdaydı. Savunma için fazla bir hazırlık yapılmamıştı. Cumhuriyetçiler küçük ve kötü donanımlıydı, kentin düşüşü kaçınılmaz görülüyordu. Ancak son anda birkaç önderin teşviki ile Madridlileri fanatikçe bir dürenme kararlığına itti. 7 Kasım'da çarpışmalar başlayınca sivil ve asker tüm cumhuriyetçiler, en ileri teknolojili Alman makineli tüfeklerine kaba saba av tüfekleriyle karşılık verdiler. Dünyanın dört biryanındaki antifaşistlerin gözünde Madrid direnme savaşı, destansı bir hüviyete büründü. Madrid düşerse İspanya Cumhuriyeti de sona erecekti. 

foto:Gerda Taro
5.Alayda saç traşı, Madrid, Ağustos, 1936 

foto: Gerda Taro
Savaş yetimi çorbasını içerken, Madrid, 1936
Ama kent ayakta kalırsa Madrid, 'faşizmin mezarı' olacaktı. 17 Kasım gecesi faşist hava baskınları Madrid'i tam bir cehenneme çevirdi. Yüzlerce insan öldüğü ve ağır yaralandığı halde Madridlilerin morali bozulmamıştı, aksine hava baskınları kararlılıklarını güçlendirmişti. Sokaklar kurtarabildikleri birkaç eşyayı yüklenmiş insanlarla dolmuştu. Capa tekrar Paris'e döndü, ve birsüre sonra Gerda'yla Madrid'e gittiler. Fakar Madrid'in düşmeyeceği kesin gibi görülüyordu. Onlar da Malaga çevresinden kaçanların sığındığı Almeria'ya yöneldiler.

Volks-Illustrierte Kapağı, 30 haz 1937
foto: Gerda Taro
Malaga'dan Almeria'ya kaçan mülteciler, Şubat, 1937


Faşistler 8 Şubat'ta Malaga'yı almışlar, sivil halkın direnişiyle karşılaşmak istemedikleri için Almeria'ya bir kaçış yolu bırakmışlardı. On binlerce insan çoğu yayan olarak eşyalarını yüklenip bu 5 günlük yola çıkmışlardı. Gündüzleri güneş altında yanıyor, geceleri soğuktan donuyorlardı. Çok az yiyecekleri vardı, çoğunun ayakkabısı giyilemez hale gelmişti. Yol kenarları açlık ve bitkinlikten yığılıp kalan insanlarla doluydu.

Foto: Gerda Taro
Malaga'dan Almeria'ya giden mülteci çocuk, Şubat, 1937
Gerda, mültecilerin görüntülerine yoğunlaştı. Yaşlı kadınlarla çocuklar, battaniyeler ve çuvallar üzerinde birbirine sokulmuşlardı. en küçük çocukların yüzünde bile umutsuzluk vardı.

Foto: Gerda Taro
Jaime I gemisinde müzik çalan askerler, Almeria, Şubat, 1937
Capa, 2 Mart'ta Gerda'yı Almeria'da bırakıp Paris'e döndü. Gitmesinin sebebi Paris'teki akşam gazetesi Ce Soir için kadrolu fotoğrafçılığın ona teklif edilmiş olması idi. O sıralar da Capa ve Gerda'nın arası pek iyi değildi. Capa Gerda'yı hala sonsuz bir sevgi ile seviyordu ama Gerda, çalışmalarıyla tanınıp daha fazla mesleki bağımsızlık istedikçe birbirlerinden ayrı geçirdikleri zamanlar artmaya başlamıştı. İlişkilerindeki  değişikliğin en büyük kanıtı, fotoğraflarına vurdukları damgadır. İlk başlarda Gerda'nın fotoğrafları da Capa'nın adıyla yayınlanmaktaydı. Gerda'nın hem buna hem de Capa Madrid'e kuşatmayı izlemeye giderken kendisinin Paris'te kalmasına içerlemişti. Ancak Şubat'ta birlikte yaptıkları işler için 'Photo: Capa&Taro' diye damga yaptılar, Mart'tan itibaren Gerda'nın çektiği fotoğraflar 'Photo:Taro' damgalıdır, ondan sonra CeSoir ve Regards'ta yayınlanan fotoğrafları da bu adla çıkmıştır. 
Capa en çok da Gerda'nın ona verdiği bağımsızığı seviyordu. Tehlikeli bir göreve gideceğinde Gerda onu önlemeye kalkışmadığı gibi o da onunla beraber gidiyordu. Capa'yı kısıtlayacağı yerde onu riske girmeye teşvik ediyordu ve birlikte çok esaslı işler çıkarıyorlardı. 
1937 ilkbaharında Capa'nın Gerda'ya evlenme teklif etmiş ve Gerda da bu teklifi reddetmiştir. Özgürlüğünü kısıtlamayacak bir sevgi ihtimali sunduğu için Capa Gerda'yı öncesinde ve sonrasında hayatına girmiş tüm kadınlardan daha çok sevmiştir. Ancak sorun da Gerda'nın sevgiden çok özgürlük sunmasıydı ve Capa hayatında bir kere olsun sahiplenmek istiyordu, Gerda da bunun üzerine daha fazla direniyordu.
Gerda çok geçmeden arkadaşlarına Capa ile sevgili değil, yakın arkadaş olduklarını söylemeye başladı. Bir buçuk yıllık aşka hayatından sonra Capa istememesine rağmen, ilk tanıştıkları zamankine benzer bir ilişki içine girmişlerdi. Şimdi yakın arkadaşlığın dışında zaman zaman ortaklık yapıyor, kimi zaman birlikte yolculuk yapıp, çalışıyorlardı.

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker, Madrid, Şubat 1937

Regards, 1 Nisan 1937







foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker birşeyler okurken, Madrid Cephesi, 1937

foto: Gerda Taro
Askere yemi katılanların eğitimi, Valencia, Mart 1937

foto: Gerda Taro
Askere yemi katılanların eğitimi, Valencia, Mart 1937

Regards, 10 Haziran 1937 kapağı

foto: Gerda Taro
Morgtaki hava salıdırısı kurbanları Valencia, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Morgtaki hava salıdırısı kurbanları Valencia, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Hastanede yaralı hava salıdırısı kurbanı, Valencia, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Üç cumhuriyetçi asker, Segovia Cephesi, İspanya, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
İki cumhuriyetçi asker diğer askeri sedyede taşırken, Segovia Cephesi, İspanya, Mayıs 1937

foto: Gerda Taro
Silah fabrikasındaki işçiler, Madrid, Haziran 1937
Kuşatmanın en yoğun bombardımanını yaşayan Madrid'de Carabanchel semtinde sokak çatışmalarında gerilla taktikleri kullanan dinamiteros'ların aşağıdaki fotoğraflarını çekti.

foto: Gerda Taro
Carabanchel böllgesi, Madrid yakınları, Haziran 1937
Ce Soir gazetesi, 18 Haziran 1937, 10.sf

24 Haziran'da Çapayev taburunun Penarroya yakınlarındaki karagahına vardılar ve orada birliğin siyasi komiseri Alfred Kantorowicz ile karşılaştılar. Kantorowicz, Valencia otellerinde hep şık giyinmiş olarak gördüğü Gerda'yı tanımakta zorluk çekti. Kadının üstünde şimdi "pantolon, kızıl saçları üzerine çekilmiş bere ve belinde zarif bir tabanca" vardı.

foto: Gerda Taro
Bombalanmış binaların molozları ortasında çocuklar, La Granjuela, Cordoba Cephesi,  Haziran 1937
Bir polonya birliğinin gündüz siperlerine yaklaşılması güç olduğu için filme alınmamalarından (Capa'yla o zaman March Of Time isimli belgesel için kamera kaydı da yapıyorlardı) hayal kırıklığına uğradıklarını duyunca Gerda, Kantorowicz'in günlüğüne yazdığına göre şöyle yazmıştı:
"hiçbirşeye aldırmadan makinesini omzuna attı ve güpegündüz 180 metre ilerideki sipere koştu. Peşinden birkaç yürekli kişi daha koşmuştu. Siesta zamanı olduğundan faşistler uyuyor olmalıydılar. Herşey yolunda gitti. Gerda Taro, siperin tümünü ve ikinci bölüğün askerlerini görüntüledi. Askerler onları geri hatların güvenliğine dönmek için akşamı beklemeye zor ikna ettiler."


foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler,  La Granjuela, Cordoba Cephesi,  Haziran 1937
 Sonrasında Capa, resimleri satmak ve filmleri teslim etmek için Paris'e döndü. Gerda, Madrid'de kalmıştı. Capa bir daha Madrid'e asla dönemeyeceği gibi Gerda'yı da bir daha sağ olarak göremeyecekti.
Volks-Illustrierte kapağı, 25 Ağustos 1937
Gerda, Uluslararası Yazarlar Birliği Kültür Korunması Kongresi için (Kongre 4 temmuz'da Valencia'da açıldı, ayın 6'sında üç gün için Madrid'e gidildi, sonra Valencia'ya dönüldü, oradan Barselon'ya ve ve kapanış oturumu için Paris'e taşınıldı) Ce Soir'in muhabirlerinden biri olarak İspanya'da kaldı. Fakat iki haftalık toplantı henüz yarısında iken, editörlerine telgraf çekerek Madrid'in batısında yeni başlayan Cumhuriyetçi saldırısını izlemek için izin istedi ve istediği izni aldı.

foto: Gerda Taro
Uluslararası Yazarlar Birliği Kültür Korunması Kongresinde Ernst Busch, Erich Weinert ve diğerleri, Valencia, Temmuz 1937
Gerda, başkente vardığında Alianza de Intelectuales Antifascistas Esponnolas'ın kalabalık merkezine yerleşti. Eski bir saraya yerleşmiş Alianza'nın başında şair Rafael Alberta ile karısı Maria Teresa Leon vardı. Her ikisiyle de dost oldu. Aynı zamanda kan nakli biriminin siyasi komiseri Ted Allan'la da yakınlaştı. allan, Gerda'ya aşık oldu. Zaten Madrid'deki yabancı muhabirlerin çoğu Gerda'ya aşıktı. Fakat Gerda kimse ile ilişki peşinde değildi, bağımsızlığının ve saygın bir fotoğrafçı olmanın tadını çıkarmaktaydı.

Foto: Robert Capa (Gerda Cordoba Cephesinde, İspanya, 1936)
Ölümünden sonra kaleme alınanlara göre Cumhuriyetçi subaylar onun sıcaklığı, çekiciliği, cesareti ve herkese yaydığı neşesinden söz etmişlerdi. Askerlerin taktıkları lakapla 'La Pequena Rubia' (Küçük Kızıl Kafa) her cephede sevinçle karşılanırdı. Bir çocuk sanılabilecek kadar ufak tefek ve neşeli Gerda'nın varlığı muhtemelen askerlere herşeyin o kadar da kötü olmadığını düşündürürdü.

foto: Gerda Taro
Uluslararası Yazarlar Birliği'nin Guadalajara cephesi ziyareti,  İspanya, Temmuz 1937
foto: Gerda Taro
Uluslararası Yazarlar Kongresinde düşman bayrağı ile yapılan gösteri, Madrid, 6 Temmuz 1937


Gerda Brunete'ye 12 temmuz'da vardığında evler hala yanıyor, sokaklardan tanklar geçiyor ve cumhuriyetçiler ev ev dolaşarak kalan faşist keskin nişancılarını arıyorlardı. Bu bölgede çok şiddetli çatışmalar yaşanmış, ortalık ezbahaya dönmüştü. Geda, Brunete'de mesleğiin en dramatik fotoğraflarını çekti ancak basında en çok yankı uyandıran fotoğraf, bir çarpışma fotoğrafı değildi. bu resimde üç cumhuriyetçi asker , üzerinde 'BRUNETE' yazan bir tabelanın olduğu duvarın önünde durmaktaydı. Bu fotoğraf Cumhuriyetçilerin kasabayı ele geçirdiklerinin reddedilemez kanıtıydı. Bu fotoğraflar Regards'ta da yayınlandı.

Foto: Gerda Taro
şehir tabelası önünde cumhuriyetçiler,
Brunete, İspanya, 6 Temmuz 1937
foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

Regars, 22 Temmuz 1937, 12-13.sayfa
Gerda, ertesi hafta cepheye arkadaşı Claud Cockburn ile döndü. Gerda, Cockburn'e şöyle demişti: "Tek bir saldırıda öldürülen tanıdığımız iyi insanları bir düşününce, hala yaşıyor olmanın haksızlık olduğu gibi saçma bir düşünceye kapılıyor insan"








Capa, Madrid'den ayrılırken 'March Of Time' belgeseli için kullandıkları kamerayı Gerda'ya bırakmıştı. Gerda büyük bir heyecanla kendini film projesine verdi. Cockburn, Faşistlerin büyük bir karşı saldırı başlattıkları 22 Temmuz için şöyle yazıyordu:



"Gerda tüm gece film üzerinde çalıştıktan sonracephede en esaslı görüntüleri alacağına inandığı noktaya erişmek için kamerayı yüklenmiş olarak on üç kilometre koştu. O gece Alianza'ya yorgunluktan bitkin bir halde dönünce, 'Yarın biraz daha iyi görüntüler almak için sabah altıda kalkacağım' dedi"


foto: Gerda Taro
İki Cumhuriyetçi asker, sağ sloganlar olan duvarın önünde, Brunete, İspanya, Temmuz 1937
 
24 Temmuz sabahı faşist birlikler Cumhuriyetçiler korkunç bir şiddetle Brunete'den söküp attılar. Fakat öğledensonra toplanan Cumhuriyetçiler, Brunete'ye tekrar saldırarak akşama doğru durumu lehlerine çevirdiler ve gece de süren çatışmalardan sonra köyün büyük kısmını yeniden ele geçirdiler. Birgün sonra Paris'e gitmeyi planlayan ve son olarak birkaç esaslı poz çekmek isteyen Gerda, ertesi sabah Ted Allan'la beraber tekrar Brunete'ye doğru yola çıktı. General Walter'ın karargahına vardıklarında, Gerda'nın generali önceden tanımasına rağmen, general onlara hiç iyi davranmadı. Gerda o gün mutlaka çarpışma görüntüsü çekmek istese de General hemen o bölgeden çıkmalarını emretti ve beş dakika sonra kıyametin kopacağını bildirdi.
foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi askerler, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

foto: Gerda Taro
Cumhuriyetçi asker, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

foto: Gerda Taro
Yanan kamyon, Brunete, İspanya, Temmuz 1937

'True stories of Modern Warfare'
serisinden

Ted Allan, generalin sözünü dinlemeye hazır olsa da, Gerda'nın öyle bir niyeti yoktu. Onu kendisiyle yakınlardaki bir tepedeki pek de derin olmayan siperlere gitmeye ikna etti. Faşist uçakları saldırıya geçtiler, sonraki bir saat içinde attıkları bombalar sığındıkları sipere çok yakın yerlere düşmeye başladı. Gerda bu arada durmadan fotoğraf çekiyordu. Uçaklar makineli tüfek ateşine başladı, uçaklardan biri muhtemelen Gerda'nın kamerasının güneşte parladığını farketti ki hemen üstlerinden geçti. Bu arada Ted Allan telaşlanmaya başlamıştı ama Gerda soğukkanlılığını koruyor, Allan'a alışacağını söylüyordu. Gerda'yla Allan, Villanueva de la Canada'ya kadar yürüdükten sonra General Walter'ın arabasını gördüler ve el salladılar. Arabada general yoktu ama üç yaralı vardı. Gerda, kameralarını içeri attı ve Allan'la arabanın yan tarafındaki basamaklarına atladılar. Gerda hayatının en iyi fotoğraflarını çektiğinden emindi, Madrid'e dönünce bunu bir şişe şampanya ile kutlayacak, sabaha da Paris'e dönecekti.  
Birden önlerine kontrolünü kaybetmiş bir Cumhuriyetçi tankı çıktı. Arabanın sürücüsü hemen direksiyonu kırdı ama geç kalmıştı. Tank arabaya yandan çarparak Gerda'yla Allan'ı parçaladı. El Escorial'daki amerikan sahra hastanesine kaldırılan Gerda hemen ameliyata alındı. Ömrünün kalanını topallayarak geçirecek de olsa kurtulacağını sanmışlardı ama olmadı. Gerda 29 Temmuz pazartesi sabahı saat 6'da öldü. 

Gerda söylediği gün Paris'e gelmeyince Capa Alianza'yı arayıp onun neden gelmediğini sormak istedi ama Alianza'da kimse Gerda'ya ne olduğunu bilmiyordu. Ertesi gün aldığı gazetede şöyle bir manşetle karşılaştı:

Fransız Gazetecisi
Mlle. Tarot'un 
Brunete yakınlarında 
savaşata öldüğü bildirildi.

30 Temmuz Cuma günü Madrid ve Valencia çiçekleriyle örülü tabut, Austerlitz Garı'na vardı. Paris'e gelmiş olan Gerda'nın babası İbranice dualara başlayınca Capa o kadar duygulandı ki, onu oradan uzaklaştırmak zorunda kaldılar. 

Tabut Gerda'nın yirmialtıncı doğumgünü olan 1 Ağustos Pazar sabahı Pere-Lachaise Mezarlığı'na götürüldü. Kominist parti Gerda'yı anti-faşist şehidi ilan etmiş ve çelenkler, müzik ve binlerce insanla gösterişli bir tören düzenlemişti. Capa ağlıyordu, gerçekten de kazma kürek şimdi kendisini hayatında en çok sevdiği kadından ayırıyordu. Capa yıkılmıştı. Gerda'yı ölümüne sebep olan mesleğe sokmakla ve songününde yanında olamamanın suçluluğuyla kendine işkence ediyor, deli gibi içiyordu. Arkadaşları intihar edeceğinden şüpheleniyorlardı. 
Gerda yaşarken özledği şöhrete ölünce kavuştu. Bir kahraman gibi son zamanların Jean Darc'ı olarak anılıyordu. Gazeteler haftalarca onun ölüm haberlerini ve savaştaki kahramanlığını ve titizliğini yazdılar. Ölümünden sonra o kadar tanınmıştı ki, 1938'de bir Philadelphia sakız şirketi, paketlerinde 'Modern Savaşın Gerçek Hikayeleri' adını verdiği seride kartlardan birini Gerda'nın ölümüne ayırmıştı. 





Capa, daha sonra New York'a gidip burada İspanya İç Savaşı fotoğraflarından oluşan kitabı 'Death in the Making' kitabını hazırladı. Kitabı 'Bir yıl İspanya cephesinde bulunan ve sonsuz dek orada kalan' Gerda'ya ithaf etti.