1.2.16

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)


Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusunda ve güneydoğusunda yaşanan çatışmalara, şehirlerde patlayan bombalara, komşu ülkelerde yaşanan savaşlara, yüzdüğümüz sularda boğulan göçmenlere, acı içinde ölen çocuklara yani bu sıralar yaşanan binbir çeşit Başkalarının Acısına Bakarken nasıl bu kadar ilgisiz ve duyarsız  kalabildiğimizin cevabını bulabilmek için. Daha önce iki kez hayranlıkla okuduğum bu kitabı hem kendime cevaplar bulmak için  hem de fotomuhabir.com için okudum.
Okurken, kitabın benim için önemli noktalarının altını çizdim ve geniş bir özetini çıkardım. Altını çizdiğim metinlerde kafamdaki soruların cevabını bulmaya çalıştım. Metinleri neredeyse hiç değiştirmeden kitaptan aldım. Aldığım metinlerin arasında boşluk varsa ....... koyarak belirttim. Aralara kendime ait yorumları koysam da onları italik olarak belirttim. Kitapta kapak dışında hiç görsel yok, kitapta adı geçen görselleri bularak yazının içine yerleştirdim. Benim için de; belirtilen görsellere bakarak kitabı okumak çok daha anlaşılır oldu.
American Intellectual and Writer Susan Sontag
Yazıya başlamadan önce kitabın yazarı, benim idollerimden biri olan Susan Sontag' tan kısaca bahsedelim. 1933 New York doğumlu Sontag, henüz on beş  yaşındayken Berkeley Üniversitesi'ne kabul edilir. Daha sonra Chicago Üniversitesi'nden mezun olur, Harvard'da doktora yapar. İlk romanı The Benefactor 'u 1960 lı yıllarda yazar, daha sonra Death Kit'i yazar. Pornografik edebiyat, faşist estetik, fotoğrafçılık, AIDS, devrim ve kamp yaşamı gibi çeşitli konularda çeşitli dergilerde yazıları yayınlanır. 1993 'te fotoğraf dünyası açısından çok önemli bir kitap sayılan kitabı  'Fotoğraf Üzerine' yayınlanır. 2003'te ise şimdi hakkında yazacağım yapıtı 'Başkalarının Acısına Bakmak ' yayınlandıktan bir sene sonra 2004 'te aramızdan ayrılır.
Başkalarının Acısına Bakmak (Regarding The Pain of Others)
Birinci Bölüm: 
Kitabın birinci bölümü Virginia Woolf'un Haziran 1938'de, savaşın kökleri üzerine kendi cesur ve pek de hoş karşılanmayan görüşlerini dile getirdiği Three Guineas adlı kitabı üzerinden başlar. Woolf, Three Guineas kitabını, Londra'da yaşayan, "Sizce savaşı nasıl önleriz?" sorusunu yönelten seçkin bir avukattan gelen mektuba oldukça gecikmiş bir cevap olarak kaleme almıştır. Woolf, bu mektuba verdiği cevaba, avukatla kendisi arasında sahici bir diyalog kurulamayacağı şeklinde iğneleyici bir gözlemle başlıyordu. Öyle bir diyalog kurulamazdı, çünkü, onlar her ne kadar aynı sınıfa, 'eğitimli sınıf'a ait olsalar da, aralarında onları ayıran muazzam bir uçurum bulunmaktaydı: avukat bir erkek, yazar ise bir kadındı. Savaşı erkekler yapardı. Erkekler (erkeklerin çoğu) savaştan hoşlanırlardı, çünkü erkeklerin gözünde "savaşmakta bir şan, bir zorunluluk, bir tatmin" vardı, oysa kadınlar (kadınların çoğu) böylesi duyguları hiç hissetmezler ya da savaştan hiç hazzetmezlerdi.....Savaşın cazibesinden söz açılınca kadınların kapıldığı irkilme duygusu erkeklerinkiyle aynı olabilir miydi?
Woolf, savaş resimlerine topluca bakarak, kadınlar ile erkekler arasındaki bu 'iletişim güçlüğü' nü deney masasına yatırma önerisinde bulunmuştu avukata. Söz konusu fotoğraflar, faşistlerin kuşatması altındaki İspanyol hükümetinin haftada iki defa dağıttığı fotoğraflardan bazılarıdır. Woolf daha sonra, "Aynı fotoğraflara baktığımızda aynı duyguları hissedip hissetmediğimiz konusu üzerinde duralım" der. Fotoğraflarda, harabe olmuş binalar ve şekli aşırı derecede bozulmuş ölmüş çocuk bedenleri vardır. Bu fotoğrafların yol açtığı iç çalkantıyı iletmenin en çabuk ve en kestirme yolu, böyle kareler yakalamak her zaman mümkün olamayacağı için, bu resimlerin gözler önüne serdiği cansız bedenler ile harabeye dönmüş evin yansıttığı tablonun tam bir yıkım manzarası olduğuna dikkat çekmektir. Woolf, buradan hareketle kendi sonucuna ulaşır. "Hepimiz aynı şekillerde tepki gösteririz; bizi yetiştiren gelenekler ve aldığımız eğitimler ne kadar farklı olursa olsun" der avukata. Kanıtı da şöyledir: Hem 'biz' (burada kastettiği 'biz' kadınlardır) hem de siz, tepkilerimizi pekala aynı sözcüklerle ifade edebiliriz.
Siz, bayım, o fotoğraflara 'dehşet ve tiksinti'yle bakın. Onları gördüğümüzde biz de aynı şeyi söyleyelim...Siz diyorsunuz ki, savaş uğursuzluktur;barbarlıktır;savaş ne pahasına olursa olsun durdurulmalıdır. Biz de sizin seçtiğiniz sözcüklerle tekrarlıyoruz: Savaş uğursuzluktur;barbarlıktır;savaş ne pahasına olursa olsun durdurulmalıdır.
Günümüzde savaşlara son verilebileceğine kim inanır? Hiç kimse, hatta barış için mücadele edenler bile inanmazlar buna. Bizim bütün umudumuz (ki şimdiye değin boşa çıkmış bir umuttur bu), soykırımı durdurma, savaş yasalarını (savaşan tarafların uyması gerken 'savaş yasaları' diye bir şey vardır çünkü) ayaklar altına alıp çiğneyenleri adalet önüne çıkarma ve patlak vermesi muhtemel başka silahlı çatışmalar için görüşmelere dayalı alternatiflerin denenmesi için baskı yaparak bazı savaşları önleyebilme ihtimalinde yatmaktadır.
Dolayısıyla Woolf'un, Three Guineas'i, aslında apaçık sayılan bir olguya odaklanmak gibi bir özgünlük içermekteydi. O da şuydu: Savaş bir erkek oyunudur (ölüm makinesinin bir cinsiyeti vardır ve o cinsiyet de 'erkek' tir. ) ....Kaldı ki, savaş kurbanlarıyla ilgili fotoğraflar, başlı başına retorik türüdür. Bu fotoğraflar bir olguyu tekrarlayarak çoğaltırlar. Onu basitleştirirler. Ayrıca, sarsıcıdırlar. Ve bir konsensüs olduğu yanılsaması yaratırlar. ..... Nitekim onun (avukatın) yazara yönelttiği soru da, "Savaşı önleme konusunda sizin düşünceleriniz nedir?" değil, "Sizce savaşı nasıl önleriz?" sorusudur.....
Woolf' un kitabının başında itiraz ettiği 'biz' budur: Woolf, muhatabının 'biz'i elde bir saymasını kabullenmeye asla yanaşmaz. Ancak bu 'biz'i ele almaya da, feminist bakışın uzun uzun anlatıldığı sayfalardan sonra geçer.
Konu başkalarının acılarına bakmak olduğu zaman, 'biz' asla cepte keklik sayılmamalıdır.
.......
Sontag ilk bölümün en sarsıcı cümleleriyle devam eder:
 Savaş yırtar, savaş parçalar. Savaş iç deşer, savaş bağırsakları söküp boşaltır. Savaş teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş yıkıp yok eder.  
........
Woolf'un görüşünce (ki bu konuda karşıtlarıyla polemiğe giren pek çok savaş-karşıtı da aynı kanıdadır), savaş, insan türünün doğasından gelir ve Woolf'un betimlediği görüntüler, kimlikleri meçhul kişilere; bu insan doğasının kurbanlarına aittir.....
Ve bütün fotoğraflar, altlarına eklenen yazılar ya da üstlerine konan başlıklarla açıklanmayı veya çarpıtılmayı beklerler. Son dönemdeki Balkan savaşlarının ilk aşamalarında Sırplarla Hırvatlar savaşırken, bir köyün topa tutulmasıyla öldürülen aynı çocukların fotoğrafları hem Sırpların hem de Hırvatların propaganda dosyaları içinde yer almıştır. (Şimdilerde bizim de sosyal medyada sık sık karşılaştığımız gibi) Yazısını değiştirirseniz, çocukların ölümü kolaylıkla yeniden ve yeniden kullanılabilme özelliğine sahiptir.   
13stan.jpgBir vahşeti resimleyen görüntüler kolaylıkla birbirine zıt tepkiler uyandırabilir. Bu bir barış çağrısı olabilir. Veya bir öç çığlığı olabilir. Ya da sadece, fotoğrafik bilgilerin sürekli belleğe atılıp üst üste yığılması sonucunda, yaşanan korkunç şeylere dair kafa karışıklığı yaratabilir.
Tyler Hicks'in çektiği ve New York Times'ın 13 Kasım 2001'de, 'Meydan Okunan Bir Ulus' Başlığı altında Amerika'nın yeni savaşına ayırdığı bölümün ilk sayfasının üst yarsını kaplayacak şekilde yer verdiği üç ayrı renkli fotoğrafı kim unutabilir? (Fotoğraf kitabın kapağında siyah beyaz olarak bulunuyor, ben internetten renklisini bularak ekledim.) Birbirinin içine yerleştirilerek birarada gösterilen bu üçlü resim, Kabil'e doğru ilerlemekte olan Kuzey İttifakı askerleri tarafından bir hendekte bulunmuş, üniforması üstünde bir taliban askerinin kaderini gözler önüne seriyordu. Birinci karede, esiri yakalayanlardan ikisi onu taşlı bir yolda sırtüstü sürüklüyorlar. Yakından çekilmiş ikinci karede, Taliban askerinin korku ve dehşet içinde bakışlarını görüyoruz. Üçüncü karede, işi bitirilmiş askeri koları yana açılmış, sırtüstü yatmış, dizler bükülü,  belinden kanlar akarken görüyoruz.
Sontag şöyle devam ediyor:
Size hemen feryadı bastırabilecek fotoğraflar görme ihtimali dikkate alındığında, her sabah büyük gazetelere göz atabilmek için bile insanda hatırı sayılır derecede bir metanet ve dayanıklılık gücü olması gerekiyor. Yine de vurgulayarak hatırlatmak isterim ki, Hicks'inkiler gibi resimlerin uyandırdığı acıma ve iğrenme duyguları, sizi hangi resimlerin, hangi zulümlerin, hangi ölümlerin gösterilmediği sorusunu sormaktan da alıkoymamalıdır.
Woolf, Three Guineas'ı yayınlamadan on dört yıl önce, vicdani retçi Ernst Friedrich, Krieg Dem Kriege! (Savaşa Karşı Savaş) adlı eserini yayınlamıştı.
img_0151
Bu kitap fotoğraf sanatının şok terapi halinde sunuluşudur, pek çoğu Alman Askeri ve tıbbi arşivlerinden toplanmış, yayınlanması yasaklanmış 180'i aşkın fotoğraftan oluşan bir albümdür. Savaşa Karşı Savaş ! kitabının hiçbir bölümüne bakmak kolay değildir. (Kitapta resmi yok ama internetten bulduğum görüntüler gerçekten çok ama çok rahatsız edici. Sadece yandaki örneği vereyim, diğer fotoğraflar çok daha zor fotoğraflar) Tamamı dehşet uyandırıp moral bozmak amacıyla tasarlanmış bu kitabın en dayanılmaz tarafı yüzleri korkunç yaralarla dolu askerlere ait 24 fotoğraftır. Her birinin altında dört ayrı dilde yazılmış öfke dolu altyazılar vardır.  Bu yazılarda askeri ideolojinin sefilliği ile alay edilmekte ve bu ideoloji şiddetle kınanmaktadır. Kitap yayınlandığında vatansever kuruluşlar tarafından anında saldırı yağmuruna tutulurken, kitabın kamuoyunda büyük etki yaratacağını düşünen savaş karşıtları tarafından coşkuyla karşılanmıştır.  1930'a gelindiğinde kitap en az on baskı yapmış, birçok dile çevrilmişti.
Fakat Ernst Friedrich, kitabı ile insanlığı savaştan soğutma amacına ulaşamamıştı. 
*****
Burada izninizle kendime ait bir anımı anlatmak istiyorum. Bu biraz da bu yazıları ileride kendim okuduğumda hatırlamak için. Gerçi o anıyı unutabilmem mümkün değil. Bu benim başkalarının acısına bakmak üzerine en rahatsız edici anım aslında. Güzel bir kış sabahı, hatırı sayılır güzellikte bir spor salonun koşu bandında, bir yandan yürüyüp bir yandan koşu bandının televizyonunda haberleri izlerken birden aşağıdaki linki bulunan haberi gördüm. Ekranda denizden çıkarılan minicik bebeği gördüğümde, o anda yaşadığım acı o kadar ani ve derin oldu ki, hüngür hüngür ağlayarak koşu bandından düştüm, oradan nasıl çıktım nasıl eve geldim hatırlamıyorum. Yaklaşık 3 saat kesintisiz ve bağırarak ağlayarak,  günün geri kalanı ara ara çocuklara çaktırmadan ağlayarak geçti. Sonra o gün üzerine uzun uzun düşündüm, neden bu kadar etkilendiğimi anlamamıştım. Benzer haberleri daha önce çok görmüştüm, o kadarki artık etkileri yavaş yavaş azalır olmuştu. O küçük bebek, küçük oğlumla hemen hemen aynı yaştaydı, o yüzden miydi bu kadar etkilenmem. Birden onun yerine mi koymuştum, o olsaydı ne olurdu diye mi düşünmüştüm. Öyle yapmıştım ama tamamen o duygu değildi. Sanıyorum; O an zevk içinde yürüttüğüm koşma eyleminin içine birden dahil olunca o bebek, onun içinde olduğu buz gibi suyu, durmak üzere olan kalbini, su dolu ciğerlerini düşününce, en çok da acaba o denizde tek başına ne kadar ağladı, ne kadar bağırdı çaresizlik içinde diye düşününce; tiksindim içinde bulunduğum ortamdan. Matrix'teki gibi  ellerim ayaklarım dalgalandı, o sahte dekorlar gitti birden sahneden. Neyse uzatmayayım ama ben başka hiç bir fotoğrafta ya da görselde bu bebeğin acısını hissettiğim kadar hissetmedim bir başkasının acısını. O görüntünün linki
*****
İkinci Bölüm:
Başka bir ülkede meydana gelen felaketlerin seyircisi olmak, gazeteciler diye bilinen profesyonel, uzman turistlerin bir buçuk asrı aşkın sürelik maceralarında gittikçe katlanan birikimleriyle doğrudan ilintili olan, esaslı bir modern deneyimdir. Öyle ki, artık savaşlar hepimizin oturma odalarında sükunet içinde seyredilip dinlenen görüntü ve seslere dönüşmüş durumdadır. Bunun beraberinde getirdiği olgulardan biri, başka bir yerde gelişen olaylar hakkındaki enformasyonun (ki bu enformasyonun adına haberler denmektedir) aslan payının her zaman çatışma ve şiddet görüntülerine ait olduğudur. Tabloid gazetelerin ve yirmi dört saat manşet patlatan haber programlarının (artık bunlara interneti de ekleyebiliriz) baştacı ettikleri düstur şudur: 'Kan varsa, iş yapar.' ......
Başka yerlerde yaşanan ve haber olarak dikkatle seçilen, savaşlarda biriken acıların farkında olmak, bu anlamıyla kurgusal bir farkındalıktır. Acı görüntüleri öncelikle kameraların kaydettiği biçimiyle bize aktarılır, çok sayıda insan tarafından izlenir ve hiç de uzun olmayan bir zaman dilimi sonunda gözlerimizin önünden çekilir. Yazılı bir metnin aksine fotoğraf, yalnızca tek bir dile sahiptir ve potansiyeli itibariyle gelecekte de başka dili olmayacaktır. 
Kesintisiz görüntü bombardımanının (televizyon, video, filmler) bütün hayatımızı kuşatmış olduğu şüphesizdir, ancak iş 'hatırlama'ya geldiğinde fotoğraf hala daha derinden bir can acıtma, insan zihninde daha derin bir iz bırakma gücüne sahiptir.Hafızada yer ederek donmuş olan karelerin temel birimi, tek bir görüntüdür. Oysa fotoğraf, enformasyonla dolup taşan bir çağda, bir şeyi kavramanın hızlı bir yolunu ve onu hatırda tutmanın yoğunlaşmış bir formunu sağlar bize. Bu haliyle fotoğraf bir alıntıya, veya veciz bir söze veya bir özdeyişe benzer.
aylan-kurdi-syria-refugee_1_660x
Sontag'ın yukarıda söylediklerine günümüzden şöyle örnek verebiliriz: Her gün haberlerde, Ege Denizi sularında boğularak hayatını yitiren göçmenlerin haberlerini izlesek de, bu görüntüler gelip geçer, bir dk, iki dk hadi olsun 3 dk, izler bitiririz. Sontag'ın kastettiği gibi bu görüntüler hayatımızı kuşatmıştır ancak iş 'hatırlama' ya geldiğinde, Suriye sorunu ve denizde yaşamını yitiren göçmenler dediğimizde, aklımıza gelen ilk görüntü Aylan bebek'in kıyıda yüzüstü yatan cansız küçük bedenini gösteren fotoğraftır.  
1949'da kurulan Paris Match'İn eski reklam sloganında söylediği gibi: "Sözcüklerin ağırlığı, fotoğrafların şoku."  Daha dramatik görüntüler yakalamanın peşine düşmek, hem fotoğrafçılığın itici gücüdür, hem de şok yaratmayı tüketimi sağlamanın esas dürtülerinden biri kılmış ve bir değer kaynağı haline getirmiş bir kültürün normal işleyişinin bir parçasıdır.....
Fotoğrafın üstünlüğü, birbiriyle çelişkili iki ayrı özelliği birleştirebilmesiydi. Onların objektifliğine kimse bir şey diyemezdi. Yine de fotoğraflarda hep bir bakış açısı olurdu. Ortada kayıt yapan bir makine olduğundan, gerçek olan bir şeyi (ne kadar tarafsız olursa olsun, hiçbir sözlü anlatının beceremeyeceği şekilde, varlığı çürütülemez bir durumu) kaydediyor, böylece, ortada onları çeken bir kişi olduğu için de, gerçek olan bir şeye tanıklık ediyorlardı......
PAR72786
Normal koşullarda -konuyla aramıza bir mesafe koyarsak- bir fotoğrafın 'söylediği' şey çeşitli biçimlerde okunabilir. Önünde sonunda bir fotoğrafta okuyacağımız anlam, onun söylüyor olması gereken şeydir. ....David Seymour ('Chim'), göğsünde tuttuğu bebeğiyle ayakta duran sıska bir kadını gösteren ve çok çeşitli yerlerde yayınlanmış olan fotoğrafı "Land Distribution Meeting, Extremadura, İspanya, 1936" genellikle korku dolu gözleriyle havadan saldırıya geçen uçakları (dikkatle? kaygıyla?) izleyen birini gösteren bir resim olarak hatırlanmaktadır. Kadının yüzündeki ifade ve çevresindeki yüzler endişeyle yüklüdür. Hafıza, kendi ihtiyaçlarına göre, Chim'İn resmine 'simgesel statü kazandıran' görüntüyü saptarken, onu çok iyi yansıttığı için değil, İspanya'da kısa süre sonra yaşanacak dehşetengiz olaylar nedeniyle değişikliğe uğratmıştır: Yani, değişikliği gerçekleştiren asıl etken, Avrupa'da ilk defa bir savaş silahı olarak devreye sokulan, sadece bütün yerleşim birimlerini yakıp yok etmek amacıyla şehirlere ve köylere yapılan hava saldırılarıdır. (Eğer bu gerçekleri bilmeden fotoğrafa baksaydık, kadını sıradan bir günde güneş gözlerini alıyor diye kısık gözlerle gökyüzüne bakan biri sanabilirdik)  
1930'ların sonunda doğru savaşa ve savaşta işlenen vahşetlere bir kamera eşliğinde bireysel tanıklık etme mesleği rağbet görmeye başlamıştı. Bütün sayfalarını fotoğrafa (sadece resimlerin altına çok kısa metinler giriliyordu) ve 'resimli hikayeler'e (bunlarda da, görüntüleri dramatikleştiren bir hikaye eşliğinde aynı fotoğrafçının en az dört-beş resmi bulunurdu) ayıran çok tirajlı haftalık dergiler (özellikle, 1929'da Fransız Vu, 1936'da Amerikan Life, 1938'de İngiliz Picture Post) ortaya çıkmıştı. Gazetede ise resim (üstelik tek bir kare olarak), hikayeye eşlik eden malzeme yerine geçerdi.
Ayrıca savaş fotoğrafları bir gazetede yayınlandığında sözcüklerle kuşatılırken, bir dergide çıktığında, pazarlanan bir malı vurgulayan başka bir iddialı resmin yanına yerleştirilme ihtimali çok daha fazlaydı.
life_capa
Robert Capa'nın İspanya'daki Cumhuriyetçi askerin ölüm-anı-resmi 12 Temmuz 1937'de Life'da yayınlandığında, sağ sayfanın tamamını kaplamıştı. Onun karşısındaki sol sayfada ise erkek saç kremi Vitalis'in tam sayfalık bir ilanı yer alıyor ve bu ilanda, tenis oynayan bir adamın küçük bir resmiyle, aynı adamın bu sefer saçları briyantilenip parlatılarak düzgün biçimde ikiye ayrılmış haliyle uyum içinde bir beyaz takım elbiseli büyük bir resmi bulunuyordu. Bu çift sayfa uygulaması - iki resimde de kameranın diğerini görünmez kılmayı amaçlayan bir şekilde kullanılması - bugün artık yalnızca tuhaf karşılanmakla kalmadığı gibi, oldukça eski moda bir yöntem izlenimi vermektedir......
smith_toimoko2
Tomoko Uemura in her bath, Minamata,Japan W.Eugene Smith
1950'lerde, 1960'larda ve 1970'leri başında, eserlerini gören herkeste hayranlık uyandıran fotoğrafçıların belgelediği unutulmaz acı ve sefalet görüntüleri çoğunlukla Asya ve Afrika'ya aitti. Örneğin W. Eugene Smith'in bir Japon balıkçı köyünde yaşanan ölümcül derecedeki su kirliliğinin kurbanlarını belgeleyen fotoğrafları. Minimata'da yaşananlar apaçık derecede suçtu; Chisso Corporation Şirketi, cıva yüklü atıkların koya boşaltıldığını bal gibi biliyordu. (Smith fotoğrafları çektikten bir yıl sonra, kamerasının takibinden kurtulmak isteyen Chisso firmasının adamları tarafından ağır şekilde yaralanmış ve bu saldırı sonucunda sakat kalmıştı)
vietnam-war-larry-burrows-01
Yine de en büyük suç savaştır ve 1960'lı yılların ortalarından beri, savaşları görüntüleyen en ünlü fotoğrafçıların çoğu, kendi rollerinin savaşın 'gerçek' yüzünü gözler önüne sermek olduğunu düşünmüşlerdir. Larry Burrows'un çektiği ve 1962'den itibaren Life dergisinde yayınlanan, işkence ve eziyete uğramış Vietnam köylüleriyle yaralı Amerikan askerlerini gösteren renkli fotoğrafları, Amerika'nın Vietnam'daki varlığına karşı isyanı kesinlikle bilemişti. (1971'de Burrows, yanındaki üç fotoğrafçıyla birlikte, Laos'ta Ho Chi Minh Hattı üzerinde uçan ABD ordusuna ait bir helikopterden açılan ateş sonucunda öldürüldü.Life dergisi de bir çok kişiyi üzüntüye boğarak 1972'de kapandı) Burrows, bütün savaşı renklerle yansıtan (gerçeğe benzetmeye yeni bir kazanım getiren, yani, 'şok'u devreye sokan) ilk önemli fotoğrafçıydı. .....
Fotoğrafın anlamını belirleyen şey fotoğrafçının niyeti değildir; fotoğrafın da kendi kariyeri vardır ve bu kariyer bazen, ondan faydalanan farklı kesimlerin arzuları ve sadakatlerine göre seyredebilir pekala.
*****
Devam Edecek....

1.12.15

Margaret Bourke-White



Amerika'nın ilk kadın tasarım ve endüstri fotoğrafçısı. 
SSCB'ye kabul edilen ilk fotoğrafçı.
Fortune Dergisinin ilk anlaşmalı fotoğrafçısı.
Life dergisinin ilk kapak fotoğrafının sahibi.
Life'ın kadrolu ilk 4 fotoğrafçısından biri. 
Life'ın ilk kadın fotoğrafçısı.
Life'ın ilk kadın savaş fotoğrafçısı. 
Stalin'i gülümserken çekebilen tek fotoğrafçı.
Gandhi'yi ölmeden birkaç saat önce görüntüleyen fotoğrafçı.

Amerika'da Büyük Buhran'da, Avrupa'da II.Dünya Savaşı'nda, Hindistan'ın ve Kore'nin bölünmesinde, Güney Afrika'daki ırkçı sömürülerde, kaybedenin her zaman insanoğlu olduğunu gösteren, dramatik ve etkili fotoğrafların sahibi. 




Ve tüm bunları yaklaşık 70-80 yıl önce yapan bir kadından söz ediyoruz. Daha ne olsun. Bir hayata bu kadar başarı sığdırabilen bir kadına tapmamak mümkün değil. 


Aslında bu yazıya, Margaret Bourke-White'ın sadece bir fotoğrafını, o da 1937'de çektiği, Louisville'de mutlu ve zengin Amerikan ailesini gösteren reklam tabelası önünde yemek sırasında bekleyen insanları gösteren efsane fotoğrafı hakkında yazmak için başlamıştım. Fakat kendimi birden kadının hayat hikayesinin içinde buldum. Bir baktım biyografilerini okuyorum, çevirilerini yapıyorum. Belki de bu efsane hayatlara çok özendiğimden, kadının hayatı beni kendine doğru çektikçe çekti, uzun bir süredir bu kadının hayatında hapsoldum sanki. 





O yüzden de çok uzun bir yazı oldu. Bilgilerin çoğunu 'Susan Goldman Rubin'in 'Margaret Bourke-White' isimli biyografisinden çevirdim. (Hatalarım varsa şimdiden affola, ingilizcem bu kadarına elverdi.) 

Hadi gelin, bu muhteşem hayata biraz yakından bakalım. 

Fotoğrafçımız, Margaret White ismiyle 14 Haziran 1904'te New York Bronx'ta çok çalışkan ve hırslı bir ailenin ortanca çocuğu olarak hayata gelir. Bir mucit ve mühendis olan babasından, mükemmeliyetçiliği; becerikli bir ev hanımı olan annesinden yılmadan kendini geliştirmeyi öğrenir.




Babası Joseph White, körler alfabesi baskı makinelerini yapan bir fabrikada çok önemli gelişmeler icat eden bir mühendistir o zamanlar. Margaret bir röportajda, 'Babam çok sanatçı ruhlu bir insandı, her şeyde en iyinin ne olduğunu bilirdi ve ben ona delicesine tapardım.' der.
Aynı zamanda doğaya ve fotoğrafa çok meraklı olan babası, çıktıkları gezilerde Margaret'ı fotoğraf çekmeye teşvik eder. Margaret o zamanlar fotoğrafa çok meraklı değildir, genelde ailesini, çiçekleri ve kuşları çeker. Fakat babası gibi o da doğaya aşıktır ve ileride ünlü bir biyolog olmayı hayal eder. 






Ciddi biçimde prensipli ve mükemmeliyetçi olan ailesi, zaman kaybı olduğunu düşündüğünden evde kart oyunlarını, çizgiromanları, hatta sakız çiğnemeyi ve argo konuşmayı kesinlikle yasaklar. O zamanlar annesinin çok baskıcı olduğunu düşünse de ilerleyen yıllarda annesi için 'doğuştan öğretmendi' diyecektir. 




Babası, Margaret'ı 8 yaşına geldiğinde, kendisinin mühendis olarak çalıştığı, baskı makinelerinin yapıldığı fabrikaya götürür. Margaret fabrikayı dolaşırken, işçilerin metali eritip kalıplara döktükleri dökümhaneyi görünce büyülenir. Otobiyografisinde o anı şöyle anlatır: 'O andaki mutluluğumu anlatmam çok zor. O yaşımda, gördüğüm dökümhane benim için güzelliğin başı ve sonu gibiydi. Çok sonraları bir fotoğrafçı olduğumda anladım ki, fotoğrafçıların  kendi hayatlarını başkalarına gösterme içgüdüsü sonucu, o manzara öyle canlıydı ki tüm kariyerimi şekillendirdi.' İşte bu sebeble, endüstri, sanatçının ilk önemli konusu oldu. 



Margaret büyüdükçe doğa tutkusu artmıştı. Sürüngenlere olan tutkusu sonucunda, 17 yaşında, 1922’de Columbia Üniversitesi’nde Herpetoloji  (sürüngen bilimi) eğitimi almaya başladı. Aynı sene babasını kaybetti, adeta taptığı, hayran olduğu babasını kaybetmek  Margaret için tam bir yıkım oldu. Fakat onun gösterdiği yolda ilerlemek, başarılı olmak için çok çalışmak en büyük özelliklerinden biri oldu.






Babasından çok para kalmadığından, eğitimini devam ettirebilmesi için amcası maddi yardımda bulunmayı önerdi. Amcası ile buluştuğunda ilk defa o zaman, babasının yahudi olduğunu, kendisinin de yarı yahudi olauğunu öğrendi. Ailesi özellikle annesi bunu ondan saklamıştı. O yıllarda Amerika'da yahudiler için bir çok şey kısıtlıydı. Eğitimini risk etmemek için bu bilgiyi o da sır olarak saklamaya devam etti. 






Columbia'ya döndüğünde, babasına olan yoğun sevgisi, babasının hobisi olan fotoğrafçılığa yönelmesine sebep oldu ve Clarence H. White'ın (akrabalıkları yok) fotoğrafçılık derslerine girmeye başladı. Clarence White evinde bir fotoğraf okulu kurmuştu. Bu okulda sanatsal fotoğraf hakkında pek çok şey öğrendi ve 20'li ve 30'lu yıllarda  çok ünlü olmuş Dorothea Lange, Laura Giplin ve Ralph Steiner gibi birçok fotoğrafçıdan eğitim aldı. 

Yaz boyunca bir kampta fotoğrafçılık yapsa da üniversitenin 2.senesi için hala yeterli parası yoktu. Komşuları ona destek olmayı önerdikleri için Michigan Üniversitesi'ne geçti. O kış bir kafede, onun gibi fotoğraf meraklısı bir elektirik mühendisi olan Everett 'Chappie' Chapman ile tanıştı ve aşık oldu. İkili 13 haziran 1924'te evlendiler ve sonrasında Indiana'ya taşınıp Purdue Üniversitesi'ne başladılar. 








Fakat evlilik umduğu gibi gitmemişti. Everest da babası gibi çalışma saplantılıydı, aynı zamanda çok huysuz ve karamsardı, uzun süren sessizliklere gömülürdü. Çok mutlu oldukları söylenemezdi. Bu mutsuzluğa kayınvalidesi de büyük katkıda bulunuyordu. Oğlunu elinden aldığı için Margaret'a en başından savaş açmıştı. Yine de evliliğini sürdürmek için çabalıyordu. 

Cleveland'a taşındılar. Burada Cleveland Müzesi'nde çocuklara ders verdi, aynı zamanda Case Western Reserve Üniversitesi'nde akşam okuluna devam etti.  
Bu evlilikle istediği kariyeri yapamayacağını biliyordu. 1926 sonbaharında, kayınvalidesinin de büyük katkısıyla ayrıldılar. Margaret o zamanlar hakkında şöyle söylüyor:  'Hayatımda yaşadığım en zorlu şeyler sanki o iki kısa senenin içine paketlenmişti. Bir daha hiçbir şey o kadar zor görünmedi.' Zorlu kayınvalidesi hakkında şunları söylüyor: 'Ona şükran borçluyum çünkü tüm o bilmemezliğine rağmen benim hayal edebileceğimden çok daha geniş bir hayata kapımı açtı.'

Biten evliliğinin ardından son senesini tamamlamak üzere Ithaca'da Cornell Üniversitesine başladı. Bu onun 5.üniversitesiydi. Fakat bitirmeye kararlıydı. Bu sene, Clarence White'dan öğrendiği tekniklerle, kampüsteki sıradışı binaların fotoğraflarını çekmeye başladı. Cornell Mezunlar Gazetesi fotoğraflarını yayınladı, hatta Mimarlık Fakültesi Dekanı bu fotoğrafları çok beğendi ve evinin fotoğraflarını çekmesini istedi. 


margaret_bourke-white.jpg

6 sene sonunda üniversite eğitimini bitirdi. Margaret fotoğraf ile ilgili bu kadar dikkat çekmesine rağmen hala fotoğraf hakkında bir kariyer hayal etmiyordu. New York'ta Amerikan Müzesi'ne Herpetoloji bölümüne iş başvurusunda bulundu. Bu sıralarda Chappie Ithaca'ya geldi, evliliklerini tekrar onarmaya çalıştılar fakat yürümedi, 1927 yılında tamamen ayrıldılar. Annesi ve erkek kardeşinin yaşadığı Cleveland'a geri döndü. Margaret, eski soyadı White'ı geri aldı, aynı zamanda annesinin kızlık soyadı olan Bourke 'u da alıp tire çizgisi ile ayırarak, Bourke-White olarak kullanmaya başladı, bu şekilde farklılaşmaya çalışıyordu.


Cleveland'da evinde kendisine bir karanlık oda kurdu. 

Binaların fotoğraflarını çekmeye başladı. Cleveland'da fabrikaların konuşlandığı Flats adıyla bilinen bir bölge keşfetti ve burada hayal ettiği Deneysel Endüstri Fotoğraflarını çekmeye başladı. Flats onun için bir fotoğrafik cennetti.  Margaret Flats'de trenlerin, köprülerin, fabrikaların ve fabrika bacalarının fotoğraflarını çekti. 1927 Kasım'ında bir bankaya ilk fotoğrafını sattı. Fotoğrafta High Level Köprüsü'nün silüeti vardı.Fotoğraf bankanın aylık dergisi Trade Winds'in kapağında çıktı. Bundan sonraki 5 yıl boyunca her ay Trade Winds dergisi kapak fotoğrafını Margaret'dan alacaktı. 






En sonunda para kazanmaya başlamıştı. Kazandığı paralarla, ilk olarak Patrick adını verdiği ikinci bir el araba aldı. Bu sıralarda Clarence White Okulu'ndan eski arkadaşı Ralph Steiner, ona soft-focus fotoğraf tarzını bırakıp daha gerçekçi fotoğraflar çekmesini tavsiye etti. Margaret tarzını değiştirdi. Artık daha keskin, daha net ve düzenli fotoğraflar çekmeye başladı. 







Özellikle Terminal Kulesi'ne hayrandı. Terminal Kulesini değişik açılardan ve değişik stillerle çekti. 1927 yılı sonunda Terminal Kulesi (Gökdeleni) 'nin sahipleri, Margaret'i resmi fotoğrafçıları olarak işe aldılar. 

Terminal Kulesi (Sharp-focus tekniği ile)

Terminal Kulesi (Soft-focus tekniği ile)






















Flats Bölgesinde yer alan Otis Çelik Fabrikası'nın da bir çok fotoğrafını çekti, bu fabrikanın sahibi Elroy Kulas, bu fotoğraflardan 8 tanesini satın aldı ve hissedarları için yazdığı 'The Story of Steel' isimli kitabında kullandı. Bu fotoğrafların çoğu 1928 de gazete ve dergilerde yayınlandı. Bu seride çektiği, hem teknik olarak çok uğraştığı hem de kendini çok tehlikeli durumlara soktuğu  '200 tonluk kepçe' fotoğrafı ile Cleveland Müzesi'nde en iyi Manzara Fotoğrafı ödülü ile ilk ödülünü kazanmış oldu. 


Otis Çelik Fabrikası Bacaları 
200 tonluk kepçe, Otis Fabrikası, Flats























1929 Mayıs'ında The Times Editörü Henry Luce'den bir telgraf aldı. Henry Luce, Margaret'ın Otis Fabrikası fotoğraflarını gazetelerde görmüştü ve acilen New york'a gelmesini istiyordu. Henry Luce, içinde etkili fotoğrafların yer almasını istediği endüstri ve iş dünyası ile ilgili bir dergi çıkarmak istediğini anlattı. Margaret çok heyecanlanmıştı. Luce onu, henüz adı belli olmayan ancak ileride 'Fortune' adı verilecek bu derginin editörü Parker Lloyd-Smith ile tanıştırdı. Margaret'ın tek şartı bu dergi için senede 6 ay çalışmaktı, kalan 6 ayı kendi projeleri için kullanacaktı. 4 Temmuz'da Fortune dergisi için çalışmaya başladı. Bu dergi için ilk işe alınan fotoğrafçı olmanın yanı sıra, ilk sene sözleşmeli çalışan tek fotoğrafçıydı. İlk sene Elgin Saat Fabrikasında, saat yapımında çalışan elleri gösteren fotoğrafı ve bir et şirketinde  çektiği asılı domuzların fotoğrafları en çok dikkat çeken fotoğrafları oldu.

Asılı Domuzlar, 1930
Saat Elleri, Elgin Saatleri, 1930





















Fortune'un ilk sayısı 1930 Şubat'ında çıktı. Büyük Buhrandan hemen sonra yayına başlayan bir endüstri dergisinin hemen batacağı düşünülmüştü fakat Fortune çok büyük başarı elde etti. 


Bağımsız projelerinden birisi Chrysler Şirketlerinin Detroit'teki tarım alanları idi. Walter Chrysler, Margaret'ı ayrıca New York'ta yapımı devam eden Chrysler binasının fotoğraflarını çekmesini istedi. Dünyanın en uzun binası olacağı için çok gururlanıyordu.



1929-30 yıllarında kimi zaman çok soğuk hava koşullarında bu binadan 243mt yükseklikten bir çok fotoğraf çekti. Bu binayı o kadar çok sevmişti ki, o binada ofis tutmaya karar verdi. Fakat bu pahalı stüdyoyu karşılayabilmek için reklam fotoğrafçılığı yapması gerekiyordu, bu yüzden de bir ekip kurdu. Tüm kariyeri boyunca beraber çalışacağı Oscar Graubner, karanlık oda asistanıydı. Peggy Sargent de sekreteri olarak işe başladı, o da uzun yıllar Margaret ile çalışacaktı. 
   











Bu sıralarda renkli film piyasaya çıkmıştı. Margaret reklam fotoğrafları için renkli filmi denedi ama siyah beyaz fotoğraflarının verdiği etkiyi yakalayamadı. Bu yüzden siyah beyaza geri döndü. En önemli müşterileri Buick ve Goodyear idi. Aynı zamanda Fortune Dergisi için çalışıyordu ve dergi onu Almanya'ya gönderdi. Ama onun aklı Rusya'daydı. Rusya'nın endüstrisi çok ilgisini çekiyordu fakat Rusya, yabancı fotoğrafçıların ülkeye girişini yasaklamıştı. Hiçbirşey Margaret'ı kapalı kapılar kadar kendine çekmezdi. Vize başvurusunda endüstri fotoğraflarından bir portfolyo da sundu. Onun çalışmaları Rus devlet görevlilerinin ilgisini çekmiş olacakki vizeyi aldı. 







Birkaç hafta içinde fabrikalardan, tarlalardan, imalathanelerden, taş ocakları ve ilgisini çeken bir çok şeyi içeren 800 fotoğraf çekti. En etkileyici fotoğrafı bir demir işçisini görüntülediği fotoğraf oldu. Işığını, kamerasını ayarladıktan sonra fotoğrafı çektiğinde işçinin ona dönüp 'spasibo' (teşekkürler) demesini hiç unutmadı. Rusya'da fotoğraf tarzı değişmeye başladı, makinelerin arkasındaki insanları daha çok kadrajına almaya başladı. Çok sevdiği endüstri ve makinalara karşı ilgisini kaybediyor, onların arkasındaki insan hikayeleri daha çok ilgisini çekiyordu.  


 


Margaret Amerika'ya döndüğünde Dick Simon ve Max Schuster, stüdyosunda onun Rusya fotoğraflarına baktılar ve ona bu fotoğraflarla bir kitap basmasını önerdiler. O da babasının anısına düzenlediği 'Eyes on Russia' adlı kitabını 1931 de yayınladı. 















Margaret ve Caldwell













Amerika'ya geri döndüğünde reklam fotoğrafı çekmekten vazgeçti. Asıl ilgilendiğinin insanlar olduğunu farketti ve bu konu üzerine yoğunlaşmaya ve hatta insan fotoğraflarından oluşan bir kitap çıkarmaya karar verdi. Fakat bunu tek başına yapamazdı, daha deneyimli bir yazarla çalışmaya karar verdi. 1936 da bir partide, yazar Erskine Caldwell ile tanıştı. Caldwell, kendisinin de  doğup büyüdüğü güney bölgesinin kırsallarında yaşayan yoksul halk hakkında  'Tobacco Road' isimli romanı yazmıştı. Fakat hiçkimse durumun anlattığı kadar kötü ve dramatik olduğuna inanmıyordu. O da bunu fotoğraflarla belgeleyebileceği bir yapıt ile ispatlamak istiyordu. Margaret ve Caldwell birlikte çalışmaya karar verdiler. 













Yolculuğun ilk günleri pek anlaşamadılar, özellikle Margaret'ın bilim sevdası hala devam ettiğinden, yanında getirdiği peygamber devesi yumurtaları ve bir sürü bavul ve ekipman Caldwell'in gözünü korkutmuştu. Fakat bu uzun sürmedi ve 5.günde arkadaşlıkları pekişti. Caldwell bir güneyli olduğundan gittiği yerlerde insanlarla muhabbet kuruyor, sıcak bir ortam yaratıyordu, bu sayede Margaret fotoğraf çekerken hiç dikkat çekmiyordu. Bazen Margaret fotoğraf çekerken sanki reklam fotoğrafı çekiyormuş gibi objelerin yerini değiştiriyor, insanlara nasıl durmaları gerektiğini söylüyordu. Caldwell bunu yapmaması gerektiğini, gerçekliği yakalaması için herşeyi olduğu gibi bırakmasını tavsiye etti. Caldwell'in de katkılarıyla, Margaret iyi bir belgesel fotoğrafçı olma yolunda hızla ilerliyordu. Bu yolculuktan çok etkili fotoğraflar çıktı. 
(Bu seride çok sayıda çok etkili fotoğraflar var. Bulabilirsem bu kitabı almayı ve başka bir kayıt altında fotoğrafları incelemeyi düşünüyorum. )


Geri döndüklerinde, 1937 Kasım'ında yazıları da tamamlayıp kitabı çıkardılar.  



Fortune 'un editörü Henri Luce, yeni bir dergi yaratmaya karar vermişti. Bu sefer ulusal ve dünya haberlerini fotoğraflarla duyuran bir dergi yapmayı planlıyordu. Fotoğraflar bu dergide çok daha önemli olacaktı, olan olayları, haberleri yazılardan çok fotoğraflar gösterecekti. Margaret, Eylül 1936 da Chrysler'daki stüdyosunu kapattı ve 'Life' adı verilecek bu yeni derginin ofisine taşındı. Margaret dışında sadece 3 fotoğrafçı daha işe alınmıştı: Alfred Eisenstaedt. Peter Stackpole ve Tom MacAvoy. Bu dörtlüye Kurucu Dörtlü deniyordu. Life'daki arkadaşları onun için hafif patronumsu bir havası vardı diyorlar, ama kafaya bir konu taktı mı onu kimse durduramazmış. 

Margaret'ın asistanı Oscar Graubner, Life'ın fotoğraf laboratuvarının başı oldu, sekreteri ise film editörü oldu. Henry Luce onu ilk iş olarak Montana'da yapılan dünyanın en büyük barajı Fort Beck Barajını görüntülemesi için görevlendirdi. 

Margaret, sadece barajı çekmekle kalmadı, aynı zamanda baraj işçilerinin yaşadıkları gecekonduları, içtikleri barları gösteren insan temalı bir çalışma yaptı.  23 Kasım 1936 da Life'ın ilk kapağında  Margaret'ın fotoğrafı yer aldı. Fotoğraf o derece etkileyicidir ki takip eden senelerde endüstri estetiği üzerine fotoğrafik çalışmalar yapanlara örnek olur. Yalnız Life fotoğrafı yayınlarken fotoğrafı kırpar, Margaret bu duruma çok sinirlenir, bundan sonra fotoğraflarının kendi izni olmadan değiştirilmemesi üzerine anlaşma imzalar. 

Bu arada, Life ilk sayısıyla inanılmaz bir başarı kazandı. 

 

1937 nin kış aylarında Margaret Louisville'e gitti. En güçlü, en bilinen fotoğraflarından birini burada çekti. Mutlu ve zengin bir ailenin gözüktüğü tabelanın önünde yemek sırasında bekleyen insanlar...
Bu fotoğraf adeta adaletsizliğin, haksızlığın ve dengesizliğin bir simgesi oldu.  


Life'daki başarısı diğer iş arkadaşları tarafından kıskanılmaya başlamıştı. Margaret'ın ofisi tırtıllarla, böceklerle, kertenkelelerle doluydu. Böcek bilimine hala çok fazla ilgi duyuyordu. O yokken arkadaşları kasıtlı olarak böcek ilacı şirketi çağırmışlar, odasını dezenfekte ettirmişlerdi. Margaret döndüğünde bu durumun yanlışlıkla olmadığını kimse itiraf edemedi. 



Life, Margaret'ı, 1938'in Bahar aylarında, II.Dünya Savaşı çıkmadan önce İspanya ve Çekoslovakya'ya gönderdi. Bu ülkelerde Nazi Partisi güçlendiğinden kargaşa vardı. Bir belgesel fotoğrafçı olarak fotoğraflarının gidişata iyi yönde katkısı olmasını umut ediyordu fakat aslında yarı yahudi olan Margaret kendini de büyük tehlikeye atıyordu. Yahudiler yakalanmaya ve kamplarda esir tutulmaya başlanmıştı. 







Caldwell de onunla birlikte Avrupa'ya geldi, bir kez daha beraber yolculuk yaptılar, 5 ay boyunca Çekoslovakya'yı trenle gezdiler ve bu gezi sonrasında bir kez daha Caldwell'in yazılarından Margaret'ın fotoğraflarından oluşan 'North of the Danube' isimli bir kitap daha yaptılar. 















Bu sıralarda olsa gerek, Avrupa'dan sonra Türkiye'ye de uğradı. İstanbul'un yanısıra Samsun, Kayseri, Ankara gibi şehirlere de uğradı. Google Life ile anlaşıp Life'ın fotoğraf arşivini, dijital ortama geçirince bu 21 fotoğraf da su yüzüne çıktı,. Aşağıda bunlardan bazılarını görebilirsiniz:




Dolmabahçe



Akaretler
Galata Köprüsü 

Sultanahmet


Caldwell ve Margaret Amerika'ya döndüklerinde 27 Şubat 1939'da evlendiler. Connecticut, Darien'de ormanın içinde çok sevdikleri bir evde yaşamaya başladılar, bir sürü kedileri vardı ve Margaret bu evlilik hayatından çok mutluydu. Fakat Ekim 1939 da İngiltere ve Almanya anlaşmaya varamayınca, Life onu tekrar Avrupa'ya savaş ortamına gönderdiğinden, eşinden ve kedilerinden ayrılmak zorunda kaldı.  

İngiltere'de Winston Churchill 'in portresini çekti ve fotoğraf Nisan 1940 ta Life'ta 'İngiltere'nin Savaş Lordu' başlığı ile kapak olarak çıktıktan 2 hafta sonra Churchill Başbakan oldu. Churchill'i tam da doğumgününde çekmiş ve notlarında o gün için 'hayatımda çektiğim en zor şeydi, sinirliydi ve yorgundu, çünkü Britanya ordusunun başı düşman denizaltıları ile beladaydı. 
Avrupa'da geçirdiği 5 aydan sonra Caldwell eve geri dönmesi için ısrar ediyordu. Aklı karışıktı, New Yorklu bir editör Dodd Mead'e böceklerle ilgili bir çocuk kitabı yapacaklarına söz vermişti, Life , kocasından aylarca ayrı kalmasına değecek kadar fotoğrafını yayınlamıyordu. Life'tan ayrılmaya karar verdi. Henry Luce'a bir istifa telgrafı çekti. Geri döndüğünde PM isimli bir New York Gazetesi için çalışmaya başladı. PM gazetesinde düzenli olarak Doğa fotoğrafları yayınlanıyordu fakat Avrupa'da çok büyük olaylar olurken böyle fotoğraflarla uğraşmak onu tatmin etmiyordu. Ekim'de tekrar Life ile anlaşmaya vardı. Mart'ta Life onu ve kocası Caldwell'i Rusya'ya gönderdi. Life'ın fotoğraf editörü Wilson Hicks; Stalin ve Hitler'in karşılıklı anlaşma imzalamış olmasında rağmen , Nazilerin Sovyetler Birliği'ne de saldıracağını düşünüyordu. Hicks dahil herkes Hitler'İn bu sözünü tutmayacağını düşünüyordu ve bu durum olursa Margaret'ın Rusya'da hazır olmasını istiyorlardı. Margaret Rusya'ya giderken yanına 5 kamera, 22 lens, 3000 flaş ampulü ve 28 polisiye roman aldı. 
22 Haziran 1941 de Alman orduları sovyet sınırına dayandığında Amerikan hükümeti acilen Moskova'yı terketmelerini istedi fakat Margaret kalma iznini yalvararak aldı. Moskova'da kalan tek yabancı fotoğrafçıydı. Bombalamalar başladığında sığınaklarda saklanmak yerine çatıya çıktı.  22 gece boyunca hayatını tehlikeye atarak bombalamaları görüntüledi. Editörü ona 'Rusya'da çıkarttığı harika iş ile yeni bir ün kazandığını' telgraf ile iletti. 




Margaret'ın Rusya'da başka bir hedefi daha vardı: Josef Stalin. Aylarca uğraştı fakat başaramadı. Stalin 1927'den    beri Sovyetlerin başındaydı ve tüm zamanların en zalim diktatörlerinden biriydi. Onun emriyle milyonlarca kişi öldürülmüş, hapse atılmış ya da Sibirya'ya askeri kamplara gönderilmişti. Entellektüellerden, eğitimli profesyonellerden, yahudilerden ve kendine karşı olan herkesten nefret ediyordu. Margaret uzun uğraşlar sonucunda Stalin'den izni koparmıştı. 31 temmuz 1941'de ofisinin dışında beklerken lensleri temizleyip makinesini çekime hazırlarken bir yandan korkuyor, bir yandan bu diktatöre direktif veremeyeceğini bildiğinden, fotoğrafı nasıl çekeceğini düşünüp duruyordu. İçeri girdiğinde, Stalin'in hiç de heykelleri gibi kocaman bir adam olmadığını hatta oldukça kısa boylu olduğunu görünce hem şaşırdı hem korkusu azaldı. O sırada hoş bir kaza oldu. Margaret, flaş ampüllerinin olduğu paketi düşürdü, tüm ampuller yere yayılmıştı, o anda Kremlin tercümanı ve Margaret telaş içinde itişip kakışarak ampulleri toplamaya çalışmışlardı. Stalin bu durumu oldukça komik bulmuş, kahkahayı patlatmıştı. Margaret fırsatı kaçırmadı, hemen deklanşöre bastı. Stalin'in gülümserken tek fotoğrafı olsa gerek, bu efsane fotoğrafı da Life kapak fotoğrafları içinde yerini aldı.  (Hatta iki kere kapak olmuş, 1943 te tekrar fotoğraf kapakta kullanılmış)


Margaret evine döndüğünde Hindistan'daki anılarıyla 'Halfway to Freedom' isimli bir kitap yazmaya karar verdi. Fakat kitabı yazmaya çalıştıkça Hindistan ile ilgili bilgisinin yeterince derin olmadığını anladı ve tekrar Hindistan'a bir yolculuk ayarladı. 5 ay boyunca kaldığı Hindistan'da bir çok foto-röportaj hazırladı Life için. Artık Hindistan ikiye bölünmüştü. Jiddah, Pakistan adını verdiği ülkede müslümanları topluyordu. Yanlış tarafta kalan milyonlarca insan durmadan göç ediyordu. Gelmiş geçmiş en büyük göçtü bu ve insanlar yollarda koleradan ölüyordu. 
 Aralık 1941 de Amerika da savaşa girince Margaret yeni bir denizaşırı görev istedi. Editörleri, Amerikan Hava Kuvvetleri ile ortak bir proje başlattılar, artık fotoğraflarını Hava Kuvvetleri de kullanacaktı. İlk Askeri Kadın Muhabir üniforması, Margaret  için yapıldı. İlk olarak İngiltere'ye, Uçan Kaleler olarak bilinen B17 bombardıman uçaklarını çekmeye gitti. Bu sıralarda kocası Caldwell'den telgraf aldı, Caldwell yaşadıkları uzun ayrılıklar sebebiyle Margaret'tan ayrılmak istiyordu. Margaret bu isteği kabul etti, her ne kadar çok üzülse de, tüm konsantrasyonunu işine vermeye çabaladı. 
1943'te İtalya'ya gönderildi. Burada hemen savaş hattının yanında yer alan sıhhiye birliğini çekti. Almanlar birkaç mil ilerideydi, tüm gece yoğun bombardıman altında yapılan ameliyatları görüntüledi. O gece askerlerin belki yarısı kurtulabilmişti, oldukça dramatik fotoğraflar çekti. Negatifleri Life'a gönderdiğinde anlaşma gereği fotoğraflar önce Pentagon'dan geçecekti, fakat Pentagon'dan sadece bir film geri geldi, kalanların kaybolduğu söylendi. Sonrasında Margaret kaybolan fotoğrafları bulmak için çok çabalasa da fayda etmedi. Life ellerinde kalan bir filmde yer alan fotoğrafları yayınladı. Döndüğünde İtalya'daki anılarını 'Purple Heart Valley' isminde bir kitapta topladı. (Kitabın ismi fotoğrafladığı savaş bölgesinin adı)






1944'te Müttefikler Normandiya'ya çıkartma yapınca, savaş bitmek üzereydi, Margaret o bölgede olmak istedi. 1945 Mart ayında Frankfurt'a uçtu. Burada Ren Nehri'ni geçmeye hazırlanan 3.ordunun başı General S.Patton'ın portresini çekti. General Patton fotoğrafı çekilirken Margaret'a 'Sakın gıdımı gösterme ve alnımdaki kırşıklıklar belli olmasın' demişti :) Margaret da yandaki fotoğrafı çekerek adamın dediğini zor da olsa yerine getirmişti. 











General Patton'ın kuvvetleri Naziler kaçtıktan 2 saat sonra Buchenwald'a girdiler. Buchenwald Amerikalılar tarafından ilk kurtarılan kamp oldu. Burada açlıktan ölmek üzere olan yahudiler, politik mahkumlar vardı. Buchenwald'ın Yaşayan Ölüleri ismi verilen aşağıdaki fotoğraf 20.yüzyılın en unutulmaz fotoğraflarından biri olarak tarihteki yerini aldı. 



Mart 1946'da Life onu Hindistan'a gönderdi. Ülke 200 yıldır İngiltere sömürgesi altındaydı ve artık özgürlüğünü kazanmak üzereydi. Margaret'ın ilk yapmak istediği Hindistan'ın ruhani ve aynı zamanda politik lideri olan Mhatma Gandhi ile bir çekimdi. Margaret fotoğraf için izin almaya çalıştığında, Gandhi'nin sekreteri önce çıkrık çevirmeyi öğrenmesi gerektiğini söyledi. Margaret sekreterin kendisini yanlış anladığını düşünüp 'Ohh, hayır' dedi. 'Gandhi ile çıkrık çevirmek istemiyorum,  Gandhi çıkrık çevirirken fotoğraf çekmek istiyorum.' Sekreter çıkrık çevirmeyi öğrenmeden Gandhi'yi anlamasının mümkün olmadığını söyledi. Çıkrık Hindistan'ın özgürlüğünün bir sembolüydü aynı zamanda. Gandhi, fakir Hindistan halkına çıkrık ile kendi kıyafetlerini yaparlarsa pahalı İngiliz kıyafetlerine ihtiyaç duymayacakları fikrini benimsetmeye çalışıyordu. Margaret hızlıca bir çıkrık dersi aldı. Başlarda beceremese de, sonunda çıkrığı öğrenip Gandhi'yle görüşmeyi başardı. O gün çektiği fotoğraf, bana göre Gandhi'nin en iyi portre fotoğrafıdır. Fotoğraf, Gandhi ile ilgili pek çok şeyi barındırır. Davasının sembolü olan çıkrığının arkasında oturmuş, okuduğu şeye tüm dikkatini vermiş bir halde Margaret'tan ve onun kamerasından bihaberdir. 


Margaret artık Gandhi'yi çok sık görüyor, her buluşmalarında daha çok fotoğrafını çekmeye çalışıyordu. Artık Gandhi, onu gördüğünde, 'işte işkencecim geldi' diyerek dalga geçiyordu. Hindistan iki grup olarak ikiye bölünmüştü: Hindular, ve Mohammed Ali Jinnah'ın lideri olduğu müslümanlar. Eylül 1946'da çok şiddetli çatışmalar oldu. Kalküta'nın sokakları binlerce ölüyle kaplandı. Manzara her savaşta olduğu gibi burada da korkuçtu. Hindistan'daki son gününde Gandhi ile bir röportaj yapmayı düşünüyordu. Margaret, bu röportajı yaptıktan bir iki saat sonra Gandhi, fanatik bir hindulu tarafından vurularak öldürülecekti. Life bu vahim olayı yayınlarken Margaret'ın ilk çektiği fotoğrafı kullandı. Margaret olay hakkında 'Hayatımda Hiçbirşey beni bu kadar derinden etkilemedi' diyordu. 'Bu hatıra hiç bir zaman aklımdan çıkmadı'

Hindistan' daki büyük deneyiminden sonra bir sonraki büyük hikayesi için artık Güney Afrika'ya gitmeye hazırdı. Life onu 1949'un sonlarına doğru Güney Afrika'daki ırkçı mücadeleyi görüntülemesi için gönderdi. Margaret  fotoğrafik açıdan kariyerinin ve yeteneğinin zirvesindeydi. Güney Afrika'da halkın dörtte üçü siyahi ya da karışık ırktan olmasına rağmen azınlık gibi yaşıyorlardı ve hiç bir güçleri yoktu. İçlerinde altın ve elmas madenlerinin de olduğu arazilerin neredeyse tamamı beyazlara aitti. Bir sabah bir altın madeninde iki madenci ile tanıştı, onlarla ilgili bir foto hikaye hazırlamaya karar verdi, onlara isimlerini sorduğunda, isimlerinin kollarına kazılan dövmelerdeki sayılardan ibaret olduğunu görünce Nazi kamplarındaki esirleri hatırladı. (Yer ve zaman farketmiyor, insanın olduğu her yerde kötülük var.) 

Ertesi sabah maden kıyafetlerini giydi, kaskını taktı, bir önceki gün tanıştığı 1139 ve 5122 nolu madencilerle yerin iki mil altına indi. Orada fenalaşınca madenciler Margaret'a yardım ettiler ve havanın daha iyi olduğu bir bölüme götürdüler. İşine geri döndüğünde çektiği ve Life'ta 'Güney Afrika ve Problemleri' isimli foto hikayesinde yer alan iki madencinin fotoğrafı kariyerinin en  popüler fotoğraflarından biri olacaktı. 




Hikayesinde, günde 17 sent karşılığı uzun saatler boyunca altın ve elmas madenlerinde çalışan insanlar vardı ve bu insanlar akşam olduğunda mahkum gibi kilit altında tutuluyor, dikenli teller içinde yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. Margaret 'Afrikada olduğum zamanlardan sonra altından ve elmastan nefret ettim' diyordu. 





Aradan 65 sene geçti ve biz hala bu gereksiz maden parçalarına gereksiz ilgi gösteriyor, gereksiz paralar veriyor ve hala bir çok insanın köle gibi çalıştırılmasını sağlıyoruz. 





Bir sonraki uluslararası hikayesi Kore'de Güney Kore Milliyetçileri ve Kuzey Kore komünistleri arasında yaşanan savaş olacaktı. Hali hazırda diğer Life fotoğrafçıları savaşı zaten görüntülüyordu. Margaret daha insan odaklı bir hikaye üzerinden savaşı anlatmak istiyordu. İstediğini, 2 yıldır komünist bir gerilla olan ve artık evine dönmek isteyen Nim Churl Jin'İn hikayesinde buldu. Annesi oğlunu öldü zannediyordu. Oğluna kavuşma sahnesi çok dramatikti. Kariyerinin en önemli fotoğraflarından biri de bu hikayeden çıktı. 





Annesi oğluna sarılırken 'Bu bir rüya mı? sen benim oğlum olamazsın, benim oğlum öldü' diye ağlıyordu. (Güney Kore, 1952)

Margaret Kore'deyken, sol ayağında bir tutukluk ve ağrı hissetmeye başladı.  ayağa kalktığında sendelediğini farketti. Amerika'ya döndüğünde bir çok doktora gidecek, duyduğu teşhisi sonuna kadar kabul etmeyecekti. Hiç kendine konduramadı bu hastalığı, kendini asla hasta olmayacak insanlardan görüyordu. Fakat  'Yıkılmaz Maggie' Parkinson hastalığına yakalanmıştı ve hastalık zamanla tüm vücuduna yayılıyordu. Hastalığını kabul etmeyen Margaret her gün saatlerce yürüdü, egzersiz yaptı. Hastalığını Life'takilerden sakladı, fakat arkadaşları onda bir gariplik olduğunu farketmeye başladılar. Sadece 49 yaşındaydı, kariyerinin zirvesindeydi ve daha bir çok şey başarmak istiyordu. İki ameliyat geçirdi, bunlar ilk başta işe yarar gibi olsa da hastalığın seyrini değiştirmedi.
Artık herkese söylemenin zamanı gelmişti. 

Rehabilitasyondayken yakın arkadaşı Alfred Eisenstaedt'in fotoğraflarını çekmesine izin verdi. Yandaki fotoğrafta 'En azından kendi fotoğraf makinemi doldurabiliyorum' diyordu.  Alfred fotoğrafları çekti, Margaret yazıları yazdı, hikaye 22 Haziran 1952 de Life'da yayınlandı. Hastalık sağ tarafına da sıçramaya başlayınca Margaret, 1963'te yayınlanacak 'Portrait of Myself' isimli otobiyografisini yazmaya başladı. 1969 da ise hem Life'dan emekli oldu hem de herşeyi bırakıp sadece hayatta kalmaya konsantre oldu. Hastalık iyice vücudunu sardı ve konuşma yetisini  bile zamanla kaybetti. 1971'in yaz aylarında düşerek 3 kaburgasını kırdı ve hastaneye kaldırıldı. Hastaneden bir daha çıkamadı, öldüğünde 67 yaşındaydı.
Bir sonraki ay Life, Margaret için bir anma sayısı çıkardı. Başında şunlar yazıyordu 'Kamerası onu her yere götürdü, gelişmiş şehirlerden, yerin derinliklerine kadar' ve 'Fotoğrafları onun hayatıydı'

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...