30.11.10

Tarihten Bir Fotoğraf 1: Tankman, Unkonwn Rebel (Tank Adam veya Meçhul Asi),1989

Stuart Franklin
Jeff Widener 
Tarih: 5 Haziran 1989  
Yer: Çin / Pekin Tiananmen Meydanı
Fotoğrafçı: Stuart Franklin, Jeff Widener
Herhalde adı sanı bilinmediği halde bu derece tarihe mal olmuş tek kişi yukarıdaki fotoğraflarda gördüğünüz beyaz gömlekli, elinde poşet olan adamdır. Hatta Nisan 1998'de Time dergisi onu 'Time 100: Yüzyılın en Önemli İnsanları'ndan biri ilan etmiştir. Hala kimliği bilinmediği için de tarihe Meçhul Asi (Unknown Rebel) olarak geçmiştir. Aynı zamanda Tankadam (Tankman) olarak da bilinir. 
1989'da Çin'de aydınlar, işçiler, öğrenciler hükümeti protesto etmeye başladılar. 'Komünist Parti'nin içinde protestoculara nasıl tepki verileceği konusunda ayrılıklar çıktı fakat sonunda sertlik yanlısı bir tutum sergilemeye karar verdiler. Sonuçta Pekin'deki protestolar çok kanlı bir şekilde bastırıldı ve pek çok sivil hayatını kaybetti. Sıkıyönetim ilan edildi. Tiananmen Meydanı'na gösterileri bastırmak üzere tanklar ve piyade birlikleri gönderildi. İşte bu tankların önünde durarak onları engellemeye çalışan bir adam vardı ve kimliği belirsiz bu adam Çin hükümeti'nin protestoculara karşı uyguladığı zalim ve acımasız baskının bir simgesi oldu.
1990'da yapılan bir röportajda Çinli lider Zemin'e Meçhul Asi'nin akıbeti sorulmuş, Zemin de bu kişinin tutuklanıp tutuklanmadığını bilmediğini fakat kesinlikle öldürülmediğini söylemiştir. Ama genel kanı Meçhul Asi'nin hükümet tarafından öldürüldüğü yönündedir. 
Bu olayı aslında 4 fotoğrafçı çekmeyi başarmıştır fakat en çok kullanılanları yukarıdaki iki karedir. İlk fotoğraf Stuart Franklin tarafından Beijing Otel'in 5. katından çekilmiştir. İkinci fotoğraf da Jeff Widener tarafından yine Beijing Otel'inden çekilmiştir. Stuart Franklin'in çektiğini yani ilk fotoğrafı çok daha fazla severim ben, daha çok tank gözüktüğü ve daha geniş açı bir fotoğraf olduğu için daha göze hitap eder. 
Aynı olayın bir de video görüntüsü vardır. Her zaman olayların hatırlanmasında fotoğrafın hareketli görüntüye göre çok daha etkili olduğuna inanan ben, bu olayda safları değiştirerek bu olayın hareketli görüntüsünün çok daha etkili olduğunu düşünmekteyim. Çünkü video görüntülerde meçhul asi'nin tankın önünde dikilmekle yetinmediğini farkederiz. Görüntüler çok eğlencelidir. Meçhul Asi'yi geçmek isteyen tank bir sağ bir sol yapar ama Meçhul Asi hemen pes etmez, o da aynı yönlerde hareket edince tank ilerleyemez. Yüzyılın en sevimli Asi'si bununla da yetinmez, tankın üzerine tırmanır, Tankın içindekilere bişeyler söyler ondan sonra meydandan uzaklaşır. Görüntüler muhteşemdir. Baskı ve zorbalığın karşısında sadece bir insanın  duruşunun bile ne kadar etkili olduğunu gösterir bize. Yüzyılın en sevimli protestosunu izlemek isterseniz, şu youtube linklerine tıklayabilirsiniz: 


28.11.10

Tarihten Bir Fotoğraf: Napalm Attack (Napalm Saldırısı) 1972

Tarih: 8 Haziran 1972
Yer: Vietnam
Fotoğrafçı: Nick Ut

Bu fotoğraf 1972 yılında Time dergisine kapak olduğundan bu yana üzücü ve yürek parçalayıcı etkisini hiçbir şekilde kaybetmemiş, savaşın sivillerin üzerindeki korkutucu etkisini en iyi yansıtan fotoğraflardan biri olmuştur.
Olayı kısaca anlatmak gerekirse:
ABD, Vietnam Savaşı'nın sonlarına doğru güçlü bir napalm'e ihtiyacı olduğunu düşünür. Bunu başlıca Napalm Tekeli olan DOW Chemical'e bildirir. Şirket, zaten en korkunç bombalardan biri olan Napalm'den daha da etkilisini yaparak Napalm-B adındaki bombayı hazırlar. Ve 8 Haziran 1972'de bu bomba ilk defa yukarıdaki çıplak kız Kim Phuc'un köyünde kullanılır. O gün Vietnamlı gazeteci Nick Ut, çevrede birçok fotoğraf çektikten sonra kasabadan ayrılmak üzereyken, iki uçak dörder tane napalm bombası atar, sağ kalanlar kasabadan fırlayarak, çığlık atarak koşuşturmaya başlarlar. Nick Ut üzerine doğru acı çekerek, ağlayarak gelen çıplak kızı görünce, bu tarihi fotoğrafı çeker.

Bombardıman sonrası yüksek ısıdan kaçan küçük kızın vücudunun yarısından fazlasında 3. derece yanık vardır, çenesi ve göğsü birbirine kaynamış, sol eli kemiğine kadar yanmıştır. 14 ay boyunca hastanede kalıp iyileşen Kim, bu fotoğrafla savaşın özellikle de Vietnam Savaşının sembolü olmuştur. Kim Phuc, başına gelen trajik olayın da etkisiyle doktor olmaya karar verir, fakat tıp öğrenimine devam ederken Vietnam hükümetinin isteğiyle ögrenimini yarıda bırakır ve devlet tarafından Vietnam'ın savaş sembolü olarak kullanılmaya başlanır. Daha sonra evlenen ve 3 çocuğu olan Kim şimdi ailesiyle Kanada'da yaşıyor. Unesco'nun iyi niyet elçisi olarak görev yapıyor. Ayrıca Kanada'da kurduğu 'Kim Vakfı' ile de savaş mağduru çocuklara yardım ediyor. 
Fotoğrafa baktığımızda, belgesel fotoğrafçılıkta veya fotoröportajdaki sorumluluklar hakkında birsürü soru aklımıza gelir. Fotoğrafta gözüken askerler veya fotoğrafı ve görüntüleri çekenler bu çocukları zarardan korumak için herhangi birşey yapmışlar mıdır?

 Gerçekte askerler 'su verin, yanıyorum, kavruluyorum' diyerek bağıran 9 yaşındaki küçük kız Kim'e ve diğer çocuklara su vermişler, vücutlarına su dökmüşler (olayın video çekimlerinde de görülmektedir), fakat bilmeden de olsa daha çok zarar görmelerini sağlamışlardır. Napalm yaralarının üzerine   asla su dökülmemesi gerektiğini bilmemektedirler çünkü. Asıl yardımı, belki de diğer belgesel fotoğrafçılara en önemli örnek olarak gösterilebilecek hareketi  fotoğrafı çeken Nick Ut yapmıştır. Fotoğrafı çektikten sonra feci halde yanık yaraları olan bu kızı en yakın hastaneye götürerek iyileşmesine yardımcı olmuştur. Fotoğrafçı Nick Ut ve fotoğraftaki kız Kim Phuc, iletişimlerini hiç koparmamışlar, düzenli olarak görüşmeye devam etmişlerdir.


Nick Ut bu fotoğrafı çektiğinde Associated Press için çalışıyordu. Bu fotoğrafı gönderdiğinde, AP'de çıplak fotoğraf yayınlanamaz diye bir kural olduğu için, AP editörü fotoğrafı yayınlamayı reddetti. O günlerde Nick Ut, yine ünlü bir fotoğrafçı olan ve o sıralarda Vietnam 'da bulunan Horsst Faas'a çektiği pozu gösterdi. , Horsst Faas fotoğraftan çok etkilendi ve tarihe geçecek nitelikte bir fotoğraf olduğunu farketti. Hemen New York merkez ofisi arayarak, bu fotoğraf için bir istisna yapılması gerektiğini söyledi. NY fotoğraf editörü Hal Buell fotoğrafın habercilik değerinin çok yüksek olduğunu düşünerek fotoğrafın yayınlanmasını sağladı. Horst Faas olmasa belki de bu fotoğrafı hiç görmeyebilirdik. Fotoğraf ilk olarak Time dergisine kapak oldu, ardından birçok yerde basıldı. Nick Ut bu fotoğrafla Pulitzer ödülünü aldı.





Bu fotoğraf aynı zamanda fotoğrafın hareketli görüntüye göre çok daha fazla etkili olduğunu gösterir. Çünkü aynı olayın bir de hareketli kamera çekimi vardır fakat bu fotoğrafta tanık olduğumuz korkuyu ve etkiyi vermez. Ayrıca bu korkunç olay o görüntülerle değil bu fotoğrafla akıllarda yer etmiştir.
Olaya ait Youtube'dan birkaç link: 
Kim Phuc'un büyümüş halini merak ederseniz ve olayı onun ağzından dinlemek isterseniz, oldukça güzel bir röportaj:

25.11.10

Elliot Erwitt - Köpek Fotoğrafları

Elliot Erwitt'in en samimi, en komik fotoğrafları köpek fotoğraflarıdır. Fotoğrafçı en çok çocukları ve köpekleri sever. Onlarla sanki farklı bir diyaloğu varmış gibi, onlardan biriymiş de sanki dünyalarını bize tanıtıyormuş gibidir. Bir kitabının ön yazısında köpek fotoğrafları hakkında yazdığı birşeyleri buldum. Elimden geldğince çevirmeye çalıştım. Erwitt'in en sevdiğim köpek fotoğrafları eşliğinde, köpek fotoğraflarıyla ilgili yazdıklarını aşağıda bulabilirsiniz:

İlk yayınlanan köpek fotoğrafım 1946 da çekildi. Şartları ve aklımda ne vardı hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen pek birşey yoktu. Köpek neşeli görünüyordu. Çok sonraları kontaklarım üzerinden tarama yaparken çok fazla köpek fotoğrafı çekmiş olduğumu gördüm. Köpek meselesi işte böyle başladı. 






Ben köpeklere havlarım. Fotoğraflarımdan birinde küçük bir köpeğin havaya doğru sıçramasının sebebi de budur. Birçok insan sormuştur bunu. Evet, havladım, o da sıçradı, tekrar havladım, yine sıçradı...Bir keresinde de Kyoto’da düz bir sokakta ilerlerken, ilginç bir köpeği yürütmekte olan kadını görür görmez havladım, birdenbire kadın döndü ve şaşkın köpeğini tekmeledi. Sanırım aynı tip havlamaya sahiptik.
Köpeklerle ilgili bir iş de New York Times  Pazar dergisinin moda sayfasında kadın ayakkabıları ile ilgili bir haber vesilesiyle oldu. Ayakkabıları köpeklerin gözünden göstermeye karar verdim çünkü köpekler normal birinden çok daha fazla ayakkabı görüyordu. 









Köpek fotoğrafları iki seviyeye sahip. Köpekleri onları belli pozisyonlarda yakaladığınızda çok komik olabiliyorlar. Bazıları fotoğraflarımı köpekleri çok sevdikleri için beğeniyorlar. Fakat bence köpekler insan niteliklerine sahip ve bence fotoğraflarım insancıl bir çekiciliğe sahip. Esasında köpeklerle ilgili birşeyleri yok. Yani , umarım insan şartları ile ilgilidirler. Ama insanlar istediği şekilde ele alabilir.





Fransız köpeklerini çekmeyi tercih ediyorum. Bence kişilikleri var, bilemiyorum neden. Özellikle köpekleri çekmek için güney ve orta amerikaya hiç gitmedim, çünkü en zavallı yaratıklar onlar. Ama gittiysem eğer zamanımın bir kısmını onlara ayırdım.
Köpekler hakkında başka bir kitap daha yapmayı düşünüyorum fakat sadece çalışan köpekler hakkında. İnsanlara profesyonel yoldaşlık yapan köpekler, taksilerde yolculuk eden köpekler, ayaklarının üzerinde durup yalvarırken utanan köpekler. Güvenlikte, çiftliklerde, tıpta, uzay keşfinde, askeriyede, polislerde, tiyatroda, ya da iç dekarasyonda mascot olarak çalışan köpekler. Neden bizden farklı olsunlar ki?
Eşlerimden birisi kendimi bu köpek fotoğraflarında bulduğumu söylemişti. Kendimi onlarla özdeşleştirdiğimi söylerdi. Kimbilir belki de, belki de. 

Elliot Erwitt

En sevdiğim fotoğrafçılardan biridir Elliot Erwitt. Fotoğraflarında eşi bulunmaz bir espri anlayışı, kaliteli bir mizah vardır. Bence sinemanın Chaplin’i varsa, fotoğrafın da Elliot Erwitt’i vardır. Zaten o da bir yazısında şöyle der:
 ‘İnsanları güldürmek başarılabilecek en yüksek noktalardan biri. Onları güldürüp ağlatabiliyorsanız (Chaplin gibi) işte bu olabilecek başarıların en yükseği. Bunu mu amaçlıyorum bilemiyorum ama sanırım bunu en yüksek hedef olarak kabul ediyorum.’
Çok mutevazi konuşsa da bence en yüksek hedefine çoktan ulaşmıştır deneyimli fotoğrafçı.

Gerçek adıyla Eli Romano Ervitz olarak 1928’de Paris’te Rus göçmeni bir ailenin çocukları olarak dünyaya gelir. Babasının Roma üniversitesini kazanması sonucu İtalya’ya göç ederler, ilk on yılı İtalya’da geçer. Zaten ikinci adının Romano olmasının sebebi de budur. Babası oğluna isim olarak koyacak kadar sevinmiştir Roma üniversitesine kabul edildiğine. Erwitt, ‘Teşekkürler Benito Mussolini, sayende Amerikan oldum’ der. Çünkü 1938’de İtalya’da faşizm başlayınca aile 1941’de Amerika’ya Los Angeles’a taşınmak zorunda kalır.


Ebeveynlerim pek gariptir’ der. Herzaman alçakgönüllü bir adam olan Erwitt’in babasının yapmadığı iş kalmamıştır hayatında. Babası üniversiteyi bitirince mimarlık yapmaya çalışmış ama masaya yemek koyamayınca vazgeçmiş, sonraları kürk satmış, İtalyan ordusuna elektrikli aletler yapmış, Bronx’ta bir fabrikada çalışmış, New Orleans’a Avrupa antikaları ithal etmiş ve yaşlılığında oğluna özenip insanların portrelerini çekmeye başlamıştır, hem de hiç fena değildir fotoğrafları Erwitt’in dediğine göre. Sıkı bir sosyalist olan babası vaat edilen Sovyet cennetinden ayrıldıkları için hep annesini suçlamıştır.  Gençliğinde inanılmaz zengin olan annesi son yıllara kadar alkolikler veya ölüm döşeğinde olan hastalar için hemşirelik yapmış. Hiçbirzaman kendine acımamış, aynı şekilde babası da öyle. Bu harika bir özellikti diyor Elliot Erwitt.

Elliot Erwitt’in utangaçlığı fotoğrafçı olmasına fayda sağlamış, lisede fotoğrafçılığın onu ait olmadığı yerlere sokabilme yetisini keşfetmiş. (O zamanlarda okul baloları mesela, şimdiyse beyaz saray veya Kremlin’in arka odaları). Onbeşinde, film yıldızlarının fotoğraflarını basan bir yerde bir karanlık oda işi bulduktan sonra Rolleiflex almış kendine.



Henri Cartier Bresson’un tren deposunu gösteren bir fotoğrafı, onu teknik konulardaki kitapları okumaya başlamasına teşvik etmiş.  ‘Daha önce hiçbir fotoğraftan etkilenmediğim kadar etkilendim fotoğraftan, tekniğinden, kompozisyonundan, havasından, gelişigüzelliğnden. O fotoğrafı çekmek için ne modele, ne de birşeyler kurmaya gerek yok, sadece böyle şeylere dikkat etme kabiliyeti gerekli o kadar.’ Bu fotoğraf büyük bir esin kaynağı olmuş onun için. Aynı şekilde Atget’ın laternacı ve şarkıcı fotoğrafı da onu çok etkilemiş.  Bu iki fotoğraf, dönüşü olmayan bu yola sokmuş onu.

Ve ayrıca Modigliani’den de çok etkilenmiş  gençlik yıllarında. Resimlerini mükemmel buluyor, renklerden ziyade (çünkü hala siyah beya çeken bir adam Erwitt, kariyerinin en başlarından beri) çizgisine ve kompozisyonuna hayranmış. Ve resimlerdeki uzun boyunlara hala hayranmış.
1950’lerin başında, New York’a gitmiş. Burada Steichen çok yardımcı olmuş ve ilk reklam işini ayarlamış. O yıllarda, birkaç fotoğrafçıyla küçük bir ajans açtığını duyduğu Robert Capa ile tanışmış. Paristeyken ona dergileri için yaptığı birkaç işi göstermiş. 1953 te askerlik bittikten sonra Magnum’un ne kadar prestijli bir hale geldiğini duymuş, ordudan eve dönüp üniformasını çıkardıktan sonra, Magnum’la sözleşme imzalaması 20dk’yı bulmamış. Prestijli ajansın en önemli fotoğrafçılarından biri olduğu gibi ilaveten 1968’den sonra 3 dönem boyunca başkanlığını da yürütmüş.

İlk tanınması ordudayken olmuş. Kıyafetlerinin cebinde her zaman leicasını taşırmış. Aylak aylak gezinirlerken etrafındaki askerlerin fotoğraflarını çekmiş hep. Life dergisi bu fotoğraflarla ilgilenmiş, ve fotoğraflarını ‘Bed and Boredom’ isimli askeri hayat hakkında küçük bir hikaye olarak yayınlamışlar. Fotoğraflarda yataklarında yatan, sıkılan, bir nevi hayatla dalga geçen askerler varmış, kazandığı para 1500 dolar olmuş, ve o zamana göre müthiş bir paraymış. Bu parayla küçük bir araba alıp adını ‘Teşekkürler , Henry’ koymuş, yayıncısı Henry Luce için. Kumandanları ona teşekkür mektubu gönderince çavuşları ona hep saygı dolu davranmış sonrasında. Bir fotoğraf insanın hayatını nasıl da değiştiriyor diye düşünmeye başlamış.


Fotoğrafla sınırlı kalmamış profesyonel hayatı. 1970lerde bazı belgesel filmlere, 1980'lerde 18 komedi filminin yapımcılığını üstlenmiş. Ayrıntılar için imdb'ye buradan bakabilirsiniz.


Reklam ve moda fotoğrafları ile de ünlü Erwitt, en çok çocukları ve köpekleri fotoğraflamayı seviyor. Köpek fotoğrafları o kadar tatlı ve komik ki, onları ayrı bir başlık halinde yüklemeyi uygun gördüm. Ayrıca Elliot Erwitt's Handbook isimli bir kitabı var sadece el fotoğraflarından oluşan. O kitaptan yapacağım derlemeyi de çok yakında yükleyeceğim. Aşağıda Erwitt'in en sevdiğim ve en bilinen fotoğraflarını bulabilirsiniz.
Fotoğrafçının sitesi için buraya, Magnum'un sitesindeki bölümü için buraya tıklayabilirsiniz.


California, 1955



Colorado, 1955

North Carolina, 1950

Bratsk, Sibirya, 1967

Las Vegas, Nevada, 1954
Pittsburgh, 1950

Fort Dix, New Jersey, 1951

Arlington, Virginia, 1963



Wilmington, North Carolina, 1950

Brussels, 1957

Saint Tropez, France, 1979

Florance, İtaly, 1965

Neuilly, France, 1952


22.11.10

Karen Elson - The Ghost Who Walks


Bloğa müzikle ilgili birşey eklemek gibi bir niyetim hiç yoktu aslında. Ama bir yolculuk için dinleyecek müzik ararken tesadüfen rastladığım bu albüm çok etkiledi beni. Uzun zamandır bir albümü tamamen tüm şarkılarıyla bu kadar çok arka arkaya, hiç sıkılmadan dinlememiştim (sanırım Amy Winehouse'dan beri) 
Hal böyle olup, bu kadar etkilenince bloğa da bir iki kelam yazsam ne güzel olur dedim. 
Aslında anlamam hiç müzikten ben, öyle hoşuma giden birşeyler denk gelince dinlerim sadece. O yüzden Karen Elson'ın şarkılarıyla ilgili yorum yapmam da pek zor açıkçası. 
Albümün en güzel şarkısı albümle aynı adı taşıyan parça 'The Ghost Who Walks' bence. Sanki parça Nancy Sinatra havası taşıyor gibi geldi bana, aradaki org tınıları da The Doors'u hatırlattı. Çok orjinal, çok sağlam bir parça. Albümün ikinci parçası 'The Truth is in the Dirt' de en güzel parçalarından biri. 

 Şarkılardan bu kadar etkilenince acaba kimdir, nedir diyip google'da şöyle bir arama yapınca 'amanın nasıl yani?' gibi bir şok olma etkisine kapıldım. Şoktan çıkıp biraz kendime gelince, fotoğraflara şöyle bir bakıp, yorumları okuyunca girdiğim şok gittikçe büyüdü. Ya ben bu hanım kızımızı öyle uzaklarda biryerlerde bir taşrada kendi halinde müzik yapan bir kızcağız sanmıştım. Meğersem kendileri ünlü mü ünlü, Versace'lere, Chanel'lere poz veren, kızıl saçlı, afet mi afet bir top modelmiş. Sesi de güzel, kendisi de güzel her insandan nefret ettiğim gibi Karen Elson'dan nefret edemedim ben maalesef, şarkıları o kadar güzel. Karen Elson böyle büyük bir top model iken de müzikle ilgileniyormuş aslında kendi kendine, 2005 yılında White Stripes'ın Blue Orchid videosu için kamera karşına geçtiğinde grubun Jack White'ına gönlünü kaptırmış, aynı yıl evlenmişler, hatta şu anda 2 çocukları varmış. Bu tadından yenmez kaliteli albümünprodüktörlüğünü de Jack Whiteyapmış. 
Karen Elson'un my space sayfası için buraya tıklayabilirsiniz.




Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...