25.11.10

Elliot Erwitt

En sevdiğim fotoğrafçılardan biridir Elliot Erwitt. Fotoğraflarında eşi bulunmaz bir espri anlayışı, kaliteli bir mizah vardır. Bence sinemanın Chaplin’i varsa, fotoğrafın da Elliot Erwitt’i vardır. Zaten o da bir yazısında şöyle der:
 ‘İnsanları güldürmek başarılabilecek en yüksek noktalardan biri. Onları güldürüp ağlatabiliyorsanız (Chaplin gibi) işte bu olabilecek başarıların en yükseği. Bunu mu amaçlıyorum bilemiyorum ama sanırım bunu en yüksek hedef olarak kabul ediyorum.’
Çok mutevazi konuşsa da bence en yüksek hedefine çoktan ulaşmıştır deneyimli fotoğrafçı.

Gerçek adıyla Eli Romano Ervitz olarak 1928’de Paris’te Rus göçmeni bir ailenin çocukları olarak dünyaya gelir. Babasının Roma üniversitesini kazanması sonucu İtalya’ya göç ederler, ilk on yılı İtalya’da geçer. Zaten ikinci adının Romano olmasının sebebi de budur. Babası oğluna isim olarak koyacak kadar sevinmiştir Roma üniversitesine kabul edildiğine. Erwitt, ‘Teşekkürler Benito Mussolini, sayende Amerikan oldum’ der. Çünkü 1938’de İtalya’da faşizm başlayınca aile 1941’de Amerika’ya Los Angeles’a taşınmak zorunda kalır.


Ebeveynlerim pek gariptir’ der. Herzaman alçakgönüllü bir adam olan Erwitt’in babasının yapmadığı iş kalmamıştır hayatında. Babası üniversiteyi bitirince mimarlık yapmaya çalışmış ama masaya yemek koyamayınca vazgeçmiş, sonraları kürk satmış, İtalyan ordusuna elektrikli aletler yapmış, Bronx’ta bir fabrikada çalışmış, New Orleans’a Avrupa antikaları ithal etmiş ve yaşlılığında oğluna özenip insanların portrelerini çekmeye başlamıştır, hem de hiç fena değildir fotoğrafları Erwitt’in dediğine göre. Sıkı bir sosyalist olan babası vaat edilen Sovyet cennetinden ayrıldıkları için hep annesini suçlamıştır.  Gençliğinde inanılmaz zengin olan annesi son yıllara kadar alkolikler veya ölüm döşeğinde olan hastalar için hemşirelik yapmış. Hiçbirzaman kendine acımamış, aynı şekilde babası da öyle. Bu harika bir özellikti diyor Elliot Erwitt.

Elliot Erwitt’in utangaçlığı fotoğrafçı olmasına fayda sağlamış, lisede fotoğrafçılığın onu ait olmadığı yerlere sokabilme yetisini keşfetmiş. (O zamanlarda okul baloları mesela, şimdiyse beyaz saray veya Kremlin’in arka odaları). Onbeşinde, film yıldızlarının fotoğraflarını basan bir yerde bir karanlık oda işi bulduktan sonra Rolleiflex almış kendine.



Henri Cartier Bresson’un tren deposunu gösteren bir fotoğrafı, onu teknik konulardaki kitapları okumaya başlamasına teşvik etmiş.  ‘Daha önce hiçbir fotoğraftan etkilenmediğim kadar etkilendim fotoğraftan, tekniğinden, kompozisyonundan, havasından, gelişigüzelliğnden. O fotoğrafı çekmek için ne modele, ne de birşeyler kurmaya gerek yok, sadece böyle şeylere dikkat etme kabiliyeti gerekli o kadar.’ Bu fotoğraf büyük bir esin kaynağı olmuş onun için. Aynı şekilde Atget’ın laternacı ve şarkıcı fotoğrafı da onu çok etkilemiş.  Bu iki fotoğraf, dönüşü olmayan bu yola sokmuş onu.

Ve ayrıca Modigliani’den de çok etkilenmiş  gençlik yıllarında. Resimlerini mükemmel buluyor, renklerden ziyade (çünkü hala siyah beya çeken bir adam Erwitt, kariyerinin en başlarından beri) çizgisine ve kompozisyonuna hayranmış. Ve resimlerdeki uzun boyunlara hala hayranmış.
1950’lerin başında, New York’a gitmiş. Burada Steichen çok yardımcı olmuş ve ilk reklam işini ayarlamış. O yıllarda, birkaç fotoğrafçıyla küçük bir ajans açtığını duyduğu Robert Capa ile tanışmış. Paristeyken ona dergileri için yaptığı birkaç işi göstermiş. 1953 te askerlik bittikten sonra Magnum’un ne kadar prestijli bir hale geldiğini duymuş, ordudan eve dönüp üniformasını çıkardıktan sonra, Magnum’la sözleşme imzalaması 20dk’yı bulmamış. Prestijli ajansın en önemli fotoğrafçılarından biri olduğu gibi ilaveten 1968’den sonra 3 dönem boyunca başkanlığını da yürütmüş.

İlk tanınması ordudayken olmuş. Kıyafetlerinin cebinde her zaman leicasını taşırmış. Aylak aylak gezinirlerken etrafındaki askerlerin fotoğraflarını çekmiş hep. Life dergisi bu fotoğraflarla ilgilenmiş, ve fotoğraflarını ‘Bed and Boredom’ isimli askeri hayat hakkında küçük bir hikaye olarak yayınlamışlar. Fotoğraflarda yataklarında yatan, sıkılan, bir nevi hayatla dalga geçen askerler varmış, kazandığı para 1500 dolar olmuş, ve o zamana göre müthiş bir paraymış. Bu parayla küçük bir araba alıp adını ‘Teşekkürler , Henry’ koymuş, yayıncısı Henry Luce için. Kumandanları ona teşekkür mektubu gönderince çavuşları ona hep saygı dolu davranmış sonrasında. Bir fotoğraf insanın hayatını nasıl da değiştiriyor diye düşünmeye başlamış.


Fotoğrafla sınırlı kalmamış profesyonel hayatı. 1970lerde bazı belgesel filmlere, 1980'lerde 18 komedi filminin yapımcılığını üstlenmiş. Ayrıntılar için imdb'ye buradan bakabilirsiniz.


Reklam ve moda fotoğrafları ile de ünlü Erwitt, en çok çocukları ve köpekleri fotoğraflamayı seviyor. Köpek fotoğrafları o kadar tatlı ve komik ki, onları ayrı bir başlık halinde yüklemeyi uygun gördüm. Ayrıca Elliot Erwitt's Handbook isimli bir kitabı var sadece el fotoğraflarından oluşan. O kitaptan yapacağım derlemeyi de çok yakında yükleyeceğim. Aşağıda Erwitt'in en sevdiğim ve en bilinen fotoğraflarını bulabilirsiniz.
Fotoğrafçının sitesi için buraya, Magnum'un sitesindeki bölümü için buraya tıklayabilirsiniz.


California, 1955



Colorado, 1955

North Carolina, 1950

Bratsk, Sibirya, 1967

Las Vegas, Nevada, 1954
Pittsburgh, 1950

Fort Dix, New Jersey, 1951

Arlington, Virginia, 1963



Wilmington, North Carolina, 1950

Brussels, 1957

Saint Tropez, France, 1979

Florance, İtaly, 1965

Neuilly, France, 1952


Hiç yorum yok:

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...