12.12.12

The Next Three Days (2010)

Bloğuma bunca aradan sonra çok daha şaşalı bir yazıyla, detaylı bir inceleme ile dönmek istiyordum. Aklımda bir sürü yazı fikri vardı ama dur şu işi de bitireyim öyle başlıyım, yok şu da bitsin sonra detaylı detaylı yazarım derken, baktım ki sıra gelmiyor, hadi dedim bugün izlediğim şu film hakkında kısa kısa yazayım da, bari bir hareketlenme olsun blog bünyesinde. Kısmet 'The Next Three Days' eymiş.

Şimdi ben bu filmi 6-7 ay önce TV'de ara ara orasından burasından yakalayıp izlediydim, her seferinde şu filmi şöyle başından güzelce izleyim, böyle kopuk kopuk oldu yahu derken, bir türlü izlemek nasip olmadı, öyle bölük pörçük kaldı hafızamda. Nice günler sonra şu Star ekranlarında dönüp dolaşan yeni Tuba Büyüküstün dizisi '20 dakika' fragmanlarını görünce olay bünyede bir merak uyandırdı. Nasıl uyandırmasın, ne çok reklamını yaptılar dizinin. Ne ki bu şunu bulması bu kadar zaman, şunu yapması bu kadar zaman, ama bu 20 dakika dedikleri dedim. Biraz gugullayınca her Türk dizisinde olduğu gibi bunun da orjinal olmadığı, 'the Next Three Days' den uyarlandığını, yine 1.5 saatlik filmi sündüre sündüre bilmem kaç sezon yapacaklarını öğrenmiş oldum. Hazır filmi hatırlamışken, o zaman izleme zamanıdır deyip hemen hüplettim. 

Önce konusundan başlayalım: John ve Lara Brennon çifti, Luke isimli şirin oğulları ile beraber pek özenilesi bir Amerikan ailesidir. Pek mutlu mesut bir kahvaltı tablosu çizerlerken, polisler kapıya dayanır, hem de ne dayanma, Lara'yı cinayetten içeri atarlar. Bir gece önce Lara patronu ile fena bir kavga etmiş, ardından patronu otoparkta ölü bulunmuş, tüm deliller kuşku götürmeyecek şekilde Lara'yı göstermektedir. 3 sene geçer, mahkemelerle, delillerle olacak iş değildir Lara'nın kurtulması. Umutların tükendiği an, Örnek Koca John, herşeyden çok sevdiği eşini hapisten kaçırmaya karar verir. Tam bir aile babası, yumuşak bir üniversite hocası, muhtemelen park cezası bile olmayan iyi vatandaş John, karısı için herşeyi tehlikeyi atabilecek midir? Elinde eşine duyduğu sevgiden, eski aile saadetine duyduğu özlemden başka birşey yoktur. (Benim cümleler de dizi reklamına kaydı sanki, burda son vereyim konu anlatımına o zaman) 

Küçük bir oğlum olduğundan olsa gerek, böyle çocuğundan ayrı kalmak zorunda kalan anne hikayeleri beni çok etkiliyor ne yalan söyliyim. (Hatta böyle filmlerin listesini yapıcam yakında) Anne oğulun gözüktüğü her sahnede içim parçalanıyor, gözyaşlarım özgürlüklüklerini ilan edip kendilerini dış dünyaya bırakıyorlar akın halinde. Bu filmden etkilenmemin bir nedeni bu iken diğer nedeni de her evlilik öncesi her koca adayına ders olarak öğretilmesi gereken Örnek Koca John oldu. Len Lara ne de şanslı kadınmışsın, bir de bu kadar fedakarlığa rağmen her bulduğun fırsatta intihar etmeye kalkıştın ya, gözümden ara ara düştün, ama senin de içinde bulunduğun zor durumu düşününce hemen affettim. Filmi izlerken tek bir soru vardı kafamda, 'acabaaa' dedim, 'acabaa benim koca da aynı durumda beni kaçırır mıydı?'. Sordum hemen film bitince bizzat kendisine, 'Suçluysan kurtarmam cezanı çekersin' dedi. 'aahhh ahhh dedim Örnek Koca John bir kere bile sormadı kıza 'sen mi öldürdün diye, senin dediğine bak...'' 

Örnek Koca John'u, benim başlarda pek soğuk bulduğum ama zamanla çok çok sevdiğim Russell Crowe oynamış, o oynarken rolden şöyle cuk sesi geliyor resmen, cuk diye oturmuş rolüne. Karısına durmadan yaşlı gözlerle şefkatli şefkatli bakıyor ya, insanın içi eriyor resmen. Çok beğendim ben çok. 
Şanslı karı Lara'yı da, çok sevdiğim, çok da sempatik bulduğum Elisabeth Banks oynuyor. Fena oynamıyor da azıcık genç, çiroz kalmış sanki. 




İki oyuncu, bir kaç yerde karşılıklı döktürüyorlar. Ben o iki sahneyi çok sevdim, ikisinden de çok etkilendim.  İki sahne de, hapishanede telefonlu görüşmede geçiyordu:
Sahneleri filmden keseyim dedim, beceremedim, youtube'den araklıyorum:
İlk sahne, Lara'nın mahkemenin tam olarak sonuçlandığını, artık hapisten kurtulma şansı kalmadığını öğrendiği an:


İkinci sahnede, Lara, John'a 'daha bir kere bile bana cinayeti benim işleyip işlemediğimi sormadın, ya ben yaptıysam' diye soruyor (Nanköörrr) Neyse ardından John hapishaneye gelip neden ona inandığını anlatıyor yine şefkatli, yaşlı gözlere (canım benim):

  

Sıra geldi yönetmenimize. Kendisi daha çok Crash'in senaristi ve yönetmeni olarak bilinip Oscarcıkları götürürken, aslında birsürü de senaryo yazmış, bunlardan başlıcaları: Million Dollar Baby, Casino Royale, Letters to Iwo Jima, Quantum of Solace. 

Crash ile baya ses getirmiş, ama Crash'i yaparken kalbi dayanmamış, filmi yönetirken kalp krizi geçirmiş. Eee tabi kalp krizinden sonra heralde o kadar ağır film yapmayayım bünyeme ağır geliyor diyerek, bizim romantik ama bir o kadar akıcı,  hoşça seyirlik ama bir o kadar iddiasız kaçış filmimizi yapmış.

Kimbilir bizimkiler bu kadar akıcı bir filmi bilmem kaç sezona bölük pörçük yayınca ne olur, nice olur hali. Görücez bakalım... 

3.8.12

The Walking Dead (Bölüm1: Günler Sonra)

Uzun zamandır hakkında yazmak istediğim bir konu 'The Walking Dead'. Bu maceraya önce dizisini izleyerek başladım, 2. sezonun ortalarında meraklanıp çizgi romanlarını da aldım. Ben aldığımda 7 sayısı vardı, hepsini okumak üzere sabırsızıp set olarak aldım (şimdi 8 ve 9 da çıkmış). Tatilde hepsini okumak gibi bir niyetim vardı. Denizden, kumdan çok bu çizgi romanları hayal ediyordum kafamda tatil kavramı olarak. Gerçekten de öyle oldu. Arkadaşlarım kendilerini kızgın kumlardan serin sulara attıkça ben bulduğum her gölge altında çizgi romanlarımı okudum büyük iştahla. Arkadaşlarım bu yaptığıma hiç anlam veremese de çok ama çok keyifliydi gerçekten. Muhteşem bir tatil oldu benim için.

Şimdi yapabilirsem detaylı bir inceleme yazmak istiyorum bölümler hakkında. Çizgi romanları inceledikten sonra diziyle de karşılaştırmak gerekir. Bunu da yapabilirsem ne mutlu bana, dizinin bir sonraki sezonuna kadar gönlüm ve ruhum huzurlu olarak bekleyebilirim. Benim için distopik olan her türlü eser çok önemli. Bayılırım dünyanın sonunu hayal etmeye. Nasıl olur, ne yaparım diye hayal eder, hep kendimi koyarım kahramanların yerine. Bu yüzden distopik olan her türlü film, roman, çizgi roman çok değerli benim için, hayal gücümü biraz olsun canlandıran yegane şeyler onlar. 

Çizgi romanın yaratıcısı ve yazarı Robert Kirkman. Son derece etkileyici siyah beyaz çizimler ise Tony Moore'a ait. Tonlamaları da Cliff Rathburn yapmış. Türkiye'de çizgi romanının 6 sayısını birleştirdikleri ilk cildi  Marmara Çizgi yayınlamış. Ciltler gerçekten çok kaliteli.  

Yazının bundan sonrası fena halde spoiler içeriyor, çizgiromanı okumayı düşünenler heyecanı kaçırmasınlar derim. 

Bölüm 1: Günler Sonra

Çizgiromanımız çok klişe bir biçimde açılıyor. Serinin kahramanı Polis memuru Rick Grimes, günler sonra bir hastane odasında  komadan uyandığında, çok geçmeden dünyada bir gariplik olduğunu kavrıyor. Zombilerle dolu bir dünyanın içine uyanan Rick Grimes, bu bölümde  kendini ailesini bulmaya adıyor. 

Aman ne klişe desek de serinin yazarı Robert Kirkman önsözde, muhtemelen alacağı tepkilere bir karşılık verebilmek amacıyla derdini açıklıyor:

"Kimseyi korkutmaya çalışmıyorum..... 

Benim için, iyi zombi filmleri bize ne kadar berbat bir surumda olduğumuzu düşündürtür. Bulunduğumuz çevredeki konumumuzu ve ait olduğumuz çevrenin dünyadaki yerini sorgulamamızı sağlar....
Yürüyen Ölüler ile insanların ekstrem durumlar karşısındaki tepkilerini ve bu olayların onları nasıl DEĞİŞTİRDİĞİNİ keşfetmek istedim.......

Tamamen karakter bazlı bir hikaye..... Yürüyen Ölüler'in Rick'in hayatının bir almanağı olmasını istiyorum. Sonradan Rick'e ne olduğunu merak etmeyeceğiz. Bunu göreceğiz."

Gerçekten de, klişe bir giriş yapan Yürüyen Ölüler'in diğer serilerini okumaya devam ettikçe yazara hak verdim. Etraftaki zombilerle bizi korkutmaya çalışan bir çizgi roman değil Yürüyen Ölüler. Zombiler arada sırada çıkarak biraz olsun dinamizm katıyorlar olaya. Geri kalanı daha çok kurtulan bir avuç insanın hayatla mücadeleleri. 

Şimdi 'Günler Sonra' nın konusuna geri dönelim:

Memur Rick Grimes ve Shane küçük bir kasabada polistirler. Bir çatışmada Rick vurulur ve komaya girer,  günler sonra uyandığında çevresinde kimseyi göremez, bir gariplik vardır. Zombilerle karşılaşması uzun sürmez.

Kasabada yaşayan Morgan Jones ve oğlu sayesinde kurtulur. Şehirlerin koruma altına alındığı hakkında bir söylenti vardır. Rick, bu söylenti ile umutlanır,  eşinin ve çocuğunun Atlanta'ya sığınmış olma olasılığı ile ümitlenir ve Atlanta'ya doğru yol alır. Atlanta'da durum hiç açıcı değildir, kırsal kesimden çok daha fazla zombi sürüsü ile karşılaşan Rick'i, Glenn kurtarır.

Onu bir avuç kurtulan insandan oluşma kampına götürür. Kampta eşi Lori, oğlu Carl ve ortağı Shane'i bulur. 



Kampta Orta Asyalı Glenn, Carol ve kızı Sophia, yalnız bir adam Jim, bir karavanı olan yaşlı  Dale ve onun karavanında yaşayan Amy ve Andrea kardeşler, Allen ve Donna çifti ve onların haylaz ikizleri Billy ve Ben vardır. 

Kamptakiler çoktan yeni yaşam tarzına adapte olmuşlardır. (İnsanoğlu ne de çabuk herşeye adapte olabilmekte, gerçekten enteresan) Bayanlar, kampın çamaşır, bulaşık gibi işlerini yüklenmişler, erkekler ava çıkmakta, karın doyuracak birşeyler avlama peşindedirler. Glenn ise pratik ve çabukluğu ile büyük şehirlere girip, malzeme ve erzak bulmaya çalışır.

Shane'in ara ara Rick'e pis pis baktığını görürüz, çok geçmeden anlarız sebebini. Hiç sevemediğim Lori karakteri ile Shane, Rick'in yokluğunda mercimeği çoktan fırına vermişlerdir. Yok efendim Lori çok yalnızmış, yok efendim Shane'in onda hep gözü varmış, zart zurt. Neyse bu gerilimin de etkisiyle ve ilaveten fikir ayrılıkları Shne ve Rick'i birbirine düşürür. Rick kampı taşımayı düşünürken, Shane kalma taraftarıdır. Netekim sonunda Rick haklı çıkar, kamp pek sevgili zombilerimizce basılır ve ilk kayıp gelir: Amy. Jim de  bir ısırıkla saldırıdan nasibini alır.










Ve sonunda Shane, Rick'e patlar, nefretini kustuğu bir sırada tam da onu vurmayı düşünürken, küçük bıcırığımız Carl küçük yaşta katil olur ve şöyle bir Tük filmi repliği ile ilk bölümümüz son bulur:
'Ölü olanları öldürmeye benzemiyormuş babacığım.'
'Hiç benzemez evlat, Asla benzemez.'














Dizi ile Karşılaştırma:

Bir defa bu diziyi izleme sebeplerimden en büyük etken Frank Darabont'a ait. Darabont'un, başta mükemmelliğini İMDB Nr.1 olmakla çoktan kanıtlamış olan 'The Shawshank Redemption' ı olmak üzere tüm yapımlarına bayılırım. Producer ve Director kısmında onun adını görünce pek bir heveslendim izlemek için. Bence oldukça güzel bir uyarlama olmuş dizi. İlk sezonda senaryoda yapılan değişiklikleri çok çok mantıklı buldum. Dizide en beğenmediğim şey oyuncular, o kadar izliyorum hiçbirine ısınamadım. Hatta o küçücük Carl'ı oynayan çocuğu bile sevemedim. Ama çizgiromandaki karakterleri de pek sevemedim, demek ki oyuncu seçimi iyi mi kötü mü anlamadım. İzlediğim en itici oyuncular bu dizide bana kalırsa. 

Rick Atlanta'ya gelene kadar herşey neredeyse birebir aynı çizgiroman ve dizide. Dizide Rick'in tankın içine saklanma olayı çok daha güzel gerçekten. Araya senaristler birsürü ayrıntı ilave konu koymuş. O ayrıntılar sayesinde 6 bölüm çıkarmışlar ilk ciltten. Başı ve sonu aynı ama aralarda bir çok ilave var. Sonda Shane'in ölmesi hariç tabi, dizide Shane 1 sezon daha dayanıyor aslında.  

Jeneriği de çok sevdim:

Karakterler:

Dediğim gibi oyuncuları hiç sevemedim. Onlara alışmaya çalıştım, uğraştım ama olmadı.

Kahramanımız Rick Grimes'ı Andrew Lincoln oynuyor. İyi midir? eh, işte. Hikaye onun karakterindeki gelişimle ilgili olduğundan oyunculuğu pek mühim aslında.

En nefret ettiğim karakter, Lori'yi, en az Lori kadar sevemediğim Sarah Wayne Callies canlandırıyor. Eh be Lori, dünyanın sonu gelmiş,   hem kocanı bırakıp kaçıyosun, üstüne de topu 2-3 haftada onu en yakın arkadaşı ile aldatıyosun, yüzüne bakılacak kadın değilsin de, Rick seni sevmiş bir kere. Dizide az biraz daha sempati katalım diye, Lori'ye Shane'in Rick'in öldüğünü söylemiş olmasını eklemişler, az biraz daha iyi bir eş gibi gözüksün diye.

Çocuk oyuncuları pek severim ama bu Carl'ı ve onu canlandıran Chandler Riggs'i de sevemedim bir türlü. Hikayenin gidişatında Carl'daki değişiklikler mühim aslında. Çocuk yaşta dünyanın bu haliyle yüzleşmek pek fena.

Ve Shane... Eski dost, yeni düşman. Bastırılmış duyguları pörtlemiş,  yeni dünyaya pek kötü adapte olmuş, ego patlaması yaşayan Shane, çizgiromandaki egomanyası çok sürmeyip bölüm 1'de son bulsa da dizide neredeyse 2 sezon varlığını fazlaca gösteriyor. Bence iyi de olmuş, Shane hemen öldürülmeyecek kadar önemli bir karakter. Çizgi romandaki gibi çabuk ve ani gitmemesi iyi olmuş.



Glenn, benim hem çizgiromanda hem de dizide sevebildiğim tek karakter sanırım. Çabukluk ve zekasıyla zombi dolu şehirlere girip çıkan Glenn, topluluğa en faydalı eleman içlerinde. 

Dale ise topluluğun yaşlı amcası. Çizgi romanın pek çapkın yaşlı amcası orada Andrea'yı götürürken, dizide daha oturaklı ve sakin, daha bilmiş gösterilmiş. Hala çizgi romanda varlığını sürdürse de dizide 2.sezonda bize veda edenlerden. Bence ölümü şaşalı, öyle karın deşen bir zombi görmedim ben. O ne güç, o ne kas kuvveti kardeşim, hani bu zombiler zar zor yürüyon yavaş yaratıklardı, ne vakit böyle oldular.

Andrea'daki değişim de hikayenin önemli değişimlerinden. Kardeşi Amy'i kaybettikten sonra hayata direnci sıfıra düşen ve pes etme noktasına gelen Andrea'ya birşeyler olur. Birden grubun en dişli, en dirençli elemanı oluverir. İlerlettiği nişancılığı ile de gruba çok faydası dokunur.   

Amy malum, çizgiromanda ilk bölümün yarısına kadar bile dayanamazken, diziye de en fazla 5 bölüm dayanabilir. İlk zombi saldırısının masum kurbanı olarak belleklerimizde yer eder.











Jim de serinin fazla dayamayanlarından. İlk ısırık da onun nasibidir. Ne yazıkki acılar içinde ayrılır aramızdan. 

Sophia'nın, çizgiromanda henüz pek bir önemi yokken, dizinin en önemli karakterlerinden biri olur. Hele ki 2. sezonumuzun tamamını onu merak ederek geçirdik. Belki bunu sonra konuşmakta fayda var ama kısaca belirtmek gerekirse, ikinci sezonda Sophia'nın arandığı sıkıcı bölümlerden sonraki  ara final bölüm ilaç gibi gelmişti. Çok sevmiştim o bölümü. 

Sophia'nın annesi rolünde izlediğimiz Carol, dizide tek derdi kızıyken, çizgiromanda her gördüğünü öpmeye çalışan bildiğin sapık bir kadın. Grimes ailesine fena halde yapışıyor. Çok itici bir karakter, dizide onu sadece annelik vasfıyla öne çıkararak pek mantıklı hareket etmişler diyebilirim.

Geldik Donna ve Allen çiftine ve onların ikizlerine... Muhtemelen dizide kalabalık edeceklerini düşünüp dizi kadrosuna girememiş bu karakterler.














16.5.12

W. Eugene Smith - Köy Doktoru (Country Doctor)


Kuşkusuz W. Eugene Smith, fotoğraf tarihinin en iyi fotoğrafçılarından biri, 1948 yılında yaptığı 'Köy Doktoru' çalışması da fotoğraf tarihinin en iyi fotoröportajlardan biridir. 

Dikkatli, özenli ve titiz çalışmalarıyla ünlüdür Eugene Smith. Her karesi, sanki üzerine çok düşünülmüş, planlanmış film kareleri gibidir. Gerçi ben, bazı kareleri aşırı mükemmel bulduğumdan çok da bayılmam Eugene Smith'e, sanırım pasaklı ve tembel Capa'yı, titiz ve çalışkan Smith'e tercih ederim:) Ama aynı zamanda Eugene Smith'in 'Köy Doktoru' serisine bayılırım. Baştan sona, fotoröportaj dersi gibi tüm kareler. Fotoröportajda son nokta. 

1948 yılında Life dergisi için yapılmış çalışmada, Eugene Smith, Dr. Ernest Ceriani ile 23 gün geçirmiş. Fotoröportajda şöyle bir gerçek var ki, çalıştığınız konuda ne kadar zaman harcarsanız, ortama ne kadar adapte olup, bir süre sonra kendinizi görünmez hale getirirseniz, ortaya çıkan sonuç da o kadar doğal ve hakiki oluyor. 23 gün çok uzun süre gerçekten hatta ben geçirdiği süreyi daha çok sanıyordum açıkçası.  Düşünsenize şimdi hangi dergi, böylesi bir çalışma için fotoğrafçısına, git orada bir iki ay geçir, sonra ben yayınlarım fotoğrafları der ki.  

32 yaşındaki Dr. Ernest Guy Ceriani, Coloradao'ya bağlı Kremmling kasabası ve kasabanın 400 mil dışında kalan tüm bölgelerin doktorluğunu üstlenmiş. Aşağıdaki fotoğraf, Humprey Bogart filmlerini anımsatmıyor mu?

1948.  Dr. Ceriani, uzak köylerdeki hastalarını ziyarete gidiyor. 

1948. Dr. Ceriani bir atın kafasıyla darbe almış, acil ameliyata ihtiyacı olan iki buçuk yaşındaki Lee Marie Wheatly ile birlikte. 

1948. Dr. Ceriani, ayağı kangren olmuş 85 yaşındaki Thomas Mitchell'i taşıyor. 

1948. Çiftlikte yaşayan turist rehberi, çocuğunu Dr. Ceriani'nin ofisine getirmiş. 

1948.
 Yandakiler de, tesadüfen netten bulduğum, 'Köy doktoru' serisinin, diğer doğum anı fotoğrafları.

1948. Dr. Ceriani, hastalarını at üzerinde ziyarete gidiyor. 

1948. 
1948. Dr. Ceriani, ameliyat masası üzerinde dinleniyor. 

1948.

Yukarıdaki fotoğraftan az önce ya da az sonra çekilmiş bir diğer fotoğraf.
1948. dr. Ceriani, gece kalp krizi geçiren 82 yaşındaki Joe Jesmer'in yanına gitmek üzere bir telefon görüşmesi yapıyor. 
1948. Dr. Ceriani, kalp krizi geçirmiş Joe Jesmer'i muayene ediyor. 

Aşağıda, serinin en sevdiğim fotoğraflarından biri yer alıyor. Dr.Ceriani, elinde bir fincan kahvesiyle, kafasındaki düşüncelere dalmış. 

Eugene Smith, muhtemelen fotoğrafı ilk önce, yandaki açıdan çekmiş, istediği etkiyi alamayınca arkadaki hemşirenin yanından aşağıdaki kadrajı kullanmış. Baktığınız açının fotoğrafın etkisini nasıl da değiştirdiğine dair güzel bir örnek.



1948. Dr. Ceriani, akşam gerçekleştirdiği ameliyattan sonra mutfağında dinleniyor. 
1948.
1948.

1948.

1948.

1948.

1948.

1948. Dr. Ceriani, gözü şişmiş 4 yaşındaki Rex Blackwell'i muayene ediyor. 

9.4.12

Film Festivalinden Notlar 2

Salı günü amacım saat 13.30 da Michael filmine gitmekti. Bir pedofili ve onun esir aldığı bir çocukla olan hayatını anlatan filmi çok istedim seyretmek, çok merak ettim. Ama seyredebilir miyim bilemedim, çok korkarak girdim filme. Ama o günü sinemaya ayırmışken öncesinde 11.00 seansında Pink Floyd'un The Wall'ını seyretsem ne güzel olur dedim. bu iki filmle geçirdim günümü. 

Pink Floyd The Wall (Duvar) - 1982
Yön: Alan Parker
Festivalin bu seneki özel bölümü Sinema ve Müzik'de yer alan bir müzikal Duvar. Pink Floyd'un has adamı Roger Waters imzalı senaryosuyla Duvar, umutsuz, kendisinden nefret eden bir rock yıldızının kendi hayatını algılayışı ve dibe vuruşunu anlatan dışavurumcu, simgesel, stilize ve karanlık bir müzikal. 

Ortaokul ve lise yıllarımda defalarca dinlemekten kasedi bozulmuştu Pink Floyd'un The Wall kasedinin. Ama yıllardır dinlememiştim. Aklıma da gelmemişti nedense. Nasıl özlemişim meğersem. Film esnasında o güzel müziklerin hatırlattığı gençlik hatıraları eşliğinde filme konsantre olmaya çalıştım. Filmdeki Gerald Scarfe imzalı animasyonlara da ayrıca çok bayıldım. 









Michael 2011
Yön: Markus Schleinzer
Michael, festivalin 'Mayınlı Bölge' bölümünde yer alıyor. Benim en sevdiğim bölüm, mümkün olduğunca filmleri oradan seçiyorum. Mayınlı Bölge filmleri her yerde karşılaşamayacağımız, konusunun ve izlemenin zor olduğu filmler oluyor. Bu filmi seçerken çok zorlandım. Bir pedofili ve esir aldığı çocuğun yaşamlarını gösteren filmi izleyebilir miyim bilemedim ve kendimi denemeye karar verdim. Açıkçası içimi garip duygular kaplasa da, beklediğim kadar kötü olmadım. Bunda yönetmenin bakış açısının payı büyük. Zaten filmi seçmemin ikinci en önemli etkeni de yönetmeniydi. Michael, sık sık Michael Haneke ile birlikte çalışmış ünlü görüntü yönetmeni Markus Schleinzer’in ilk uzun metrajlı filmiymiş. Haneke filmlerine çok benziyor tarz olarak. Belki bu filmi sonrasında uzun uzadıya incelemek gerekebilir. Şimdi konusunu kısaca aşağıya yazıyorum:

Cannes’da Altın Palmiye için yarışan Michael, 10 yaşındaki Wolfgang ile 35 yaşındaki pedofil Michael’in birlikte geçirdiği son beş ayı anlatıyor. Wolfgang’ı kaçırmış olan donuk ofis çalışanı Michael evinde alıkoyduğu çocuğa cinsel tacizde de bulunmaktadır. Kesin yargılarda bulunmadan durumu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu öykü, en feci suçlardan birini konu alırken kendi dünyasını ve bakış açısını nakleden bir suçluyu merkez alıyor. 

3.4.12

Film Festivalinden Notlar 1

Uzun senelerdir Film Festivalinin hakkını verememiştim. İşti, çocuktu vs derken bazen film festivali gelip geçiyor, haberim bile olmuyordu. Bu sene mesaili çalışmamanın verdiği avantajı kullanıp  festivalle aramı düzeltmeye karar verdim. Ne yazıkki işlerimin çok acayip yoğun olduğu bir zamana denk geldi, bugün yine de kıyamadım biletlerime, gittim ama şimdi sabahlamam gerek.
Yarınki fimlerimde de uyucam sanırım.
Bu sene seçimlerimi çok da bilinçli yapamadım maalesef. En büyük kriterim filmin konusu veya senaryosundan çok sabah seanslarında oynaması ve mümkünse Anadolu yakasında olması idi :) Hal böyle olunca çok da seçeneğim yoktu anlayacağınız.
Çok acayip işim olduğu için bugün gittiğim filmler hakkında kısaca yazmak istedim. Eleştiri yapmaktan ziyade bu yazı sadece tarihe bir not atmak amacıyla yazılacak, biraz kişisel bir yazı olabilir. Bir defterin kenarına alınan not gibi. Belki sonrasında vaktim olunca yazılara ekleme yaparım.
Neyse lafı fazla uzatmadan filmlerim hakkında kısaca notlarımı yazayım. 

Las Acacias (Akasyalar) 2011 
Yön: Pablo Giorgelli
Festival'in Genç Ustalar bölümünde yer alan Akasyalar'ın, Başta 2011 Cannes'da En İyi İlk Film Ödülünü olmak üzere birçok ödül almış olması dikkatimi çekmişti. İyi ki çekmiş. 
Film uzun süren sıkıcı sahnelerle başlasa da, ilk yarım saat biraz baysa da, bu uzun sahneler sonrasında iyice karakterin içine girmişiz, bunu anladım filmin ikinci yarısında. Çünkü ana karakterimiz kamyon şoförü Rumen'deki hikaye boyunca süre gelen karakter değişikliklerini (gülümsemelerden hareketlere kadar) hemen 
anlayabiliyoruz. Beni en çok etkileyen şey bu oldu bu filmde.

Beni en çok etkileyen diğer şey de, şimdiye dek gördüğüm en küçük oyuncunun muhteşem oyunculuğu:) Henüz 5 aylık bir bebek de olsa Anahi'yi oynayan Nayra Calle Mamahi sanki küçük bir bedene girmiş tecrübeli bir oyuncuydu, yönetmenin istediklerini her sahnede yerine getirmiş gibiydi. Ne tatlı şeydi, aklımdan çıkmadı tüm gün. 
Konu kısaca şöyle: Kamyon şöforü Ruben, Paraguay ile Buenes Aires arasında kereste taşımaktadır. Birgün bir kadını Buones Aires'e bırakmasını ister patronu. Kadın gelir ama bir de kucağında 5 aylık bebeği vardır. Önlerinde 1500 km yol vardır, başta yolculuk sessiz başlasa da zaman geçtikçe bu durum değişir. Tam bir yolculuk filmi Akasyalar. Güzel, sıcak bir yolculuk filmi. bu filmi seçtiğim ve izlediğim için çok mutlu oldum.  


La Fee (Aşk Perisi) 2011 
Yön: Dominique Abel, Fiona Gordon, Bruno Romy

 Benim için günün hayal kırıklığı olan bu film festivalin Antidepresan bölümünde yer alsa da bana tam ters etki yaptı. Filmin sonlarına doğru neredeyse depresyona girecektim. Absürd komediler olur ya, abartılı durum esprileri olur, işte ben o filmlerden nefret ederim. Aşk Perisi de o filmlerin kralı olabilir. Ama şunu itiraf edeyim, her ne kadar filmi hiç sevmesem de bazı esprilere de sesli güldüm resmen. Özellikle açılışı çok iyiydi filmin, baya umutlanmıştım ama sonra gittikçe cıvıdı sanki. 

Konu kısaca şöyle: 
Bir otelin gece resepsioncusu olan Rom 'un sakin gecesi önce bir İngiliz turistin (filmin en izlenilesi adamıydı kendileri) ardından peri olduğunu iddia edip 3 dilek hakkı sunan çıplak ayaklı bir kadının gelmesiyle hareketlenir. Bir dizi gülünç olay boyunca Rom ve Peri aşkları uğruna bir araya gelmeye çalışır. 

21.3.12

Take Shelter (2011)

En sonunda! En sonunda bu bloğa bir film yazısı yazdırabilecek kadar, içimde sönen sinema ateşini tekrardan alevlendirecek kadar güzel bir film izleyebildim, sonunda.

İlk önce Radikal gazetesinde Uğur Vardan'ın güzel bir eleştirisini, ardından twitterda takip ettiğim sinemaseverlerin güzel yazılarını okuyunca dayanamadım, hemen ertesi gün şartları zorlayarak gittim sinemada 'Take Shelter'a.

Uzun zamandır sinemaya gidemediğimden hücrelerimdeki sinema dozu iyice azalmış, minimumlara inmişti. Bu yüzden olsa gerek filmi izlerken resmen hücreler canlandı, kan akışı eskisine geri döndü. İnşallah Film Festivali ile de tamamen eski formuna geri dönücek :)

Gelelim filmimizin konusuna:
Filmimiz Ohio'da bir kasabada geçmektedir. Curtis Laforche kasabanın bir kum ocağında ekip şefliği  (ekip iki kişilik de olsa, elemanı en yakın arkadaşı da olsa) yaparken, yaptığı elişlerini pazarda satan karısı Samantha ve işitme engelli kızı Hannah'yla sade, mutlu hatta özenilesi bir hayat yaşamaktadır. En büyük dertleri kızlarının işitme engeli olsa da onun da üstesinden gayet başarıyla gelmektedirler.

Laforche ailesi tam anlamıyla örnek Amerikan orta sınıf mutlu ailesidir. Mutlu gidişat Curtis'in rahatlıkla kabus ya da karabasan diyebileceğimiz garip rüyalar görmesiyle sekteye uğrar. Rüyalarda gökyüzünde şiddetli fırtınalar, kasırgalar oluşur, gökten çamura benzer yağmurlar yağar. rüyaların dozu gittikçe artar, kimisinde ailesine zarar veren, garip davranan insanlar vardır, kimisinde gökten üstüne doğru gelen kuşlar vardır. Ama her rüyayı gerçek gibi hisseden Curtis, yaşadıklarını kimseye anlatamaz. Bir yandan onunla aynı yaşlarda şizofreniye yakalanmış annesine benzemekten korkarken bir yandan ailesine kol kanat germek için bu tehditlere karşı bir şey yapmak ihtiyacı duyar. Arka bahçelerine kapsamlı bir sığınak yapmaya karar verir. Sığınak yapımı gittikçe sapkınlaştıkça, çevresi Curtis'e tuhaf gözle bakmaya başlar. Curtis delirmekten korkup kendinden şüphe de etse hatta tedavisi için çözümler de arasa, sığınak yapmaktan kendini alakoyamaz.

Biz izleyiciler de Curtis'e ve rüyalarına mı inanalım yoksa çevresi gibi ona deli gözüyle mi bakalım derken film içine hapsoluyoruz resmen.
Bi kere rüyalar çok sağlam, çok ama çok sağlam kurgulanmış. Ben de her seferinde uyanmak istedim bir an önce Curtis gibi. Gökten gelen kuşlar muazzam. Adeta Hitchcock'a gönderilen bir selam gibi. Ben de çok görürüm böyle saçma rüyalar ve bilirim bunlardan uyanmak çok zordur, bağırmak istersin olmaz, uyanmak istersin olmaz, kalakalırsın rüyanın içinde. İşte bu duyguyu Curtis'i oynayan yeni idolüm Michael Shannon çok ama çok güzel hissettiriyor. Filmin sonlarına doğru kulüp yemeğinde kontrolünü kaybettiği bölümde Shannon oyunculukta coşuyor, gönüller o anda 'And the oscar goes to Shannon' diyor ve gönüllerin oscarı hakettiği yeri buluyor :)

Endişelense de kızsa da desteğini ve sevgisini kocasından esirgemeyen sadık ve sevgi dolu eş, mükemmel anne rolünde  Jessica Chastain var. Bu kadın nerden çıktı yahu, hangi filmi izlesem bu kadını görmeye başladım. Yok mutluyum kendisini görmekten, gayet hoş, tatlı bir bayan, çok da güzel oynuyor, bu tarz roller çok da yakışıyor ama daha önce nerdeydi, nereden çıktı ve nasıl bu kadar güzel filmde bir anda oynamayı becerebildi acaba? işte bunu feci halde merak ediyorum. Sıradaki imdb araştırması budur.


Gelelim yönetmenimize. Filmimiz Jeff Nichols isimli genç yönetmenin ikinci uzun metraj denemesi. Yine başrolde Michael Shannon'ı oynattığı birinci filmi 'Shotgun Stories' çok duyulmamış ama o da baya iyimiş. 2013'te çıkacak üçüncü filmi 'Mud' ta yine Michael Shannon'a rol veriyor gördüğümüz kadarıyla. Filmlerinin senaryolarını da yazdığı için çok ümitliyim ben bu adamdan, ve artık gözüm üstünde, söyliyim.



'Take Shelter' bu senenin sürprizi. Tekrar tekrar izlenip, tekrar tekrar farklı yorum yapılabilecek, hem psikolojik hem distopik bir dram. Bu senenin en izlenilesi filmi şimdilik.

Filmin sonuna da şaşırdığımı söylemeden edemem. Tamam başlarda o sonu düşünmüştüm ama filmi izledikçe başka sonlara alıştırmıştım kendimi ben. Gerçi başka türlü bitse de farketmezdi, öyle de çok severdim, bölye de çok sevdim. Her türlü sevdim işte, tavsiye ederim herkeslere...

1.3.12

Tarihten Bir Fotoğraf 3: Migrant Mother (Göçmen Ana) 1936



Tarih: 1936
Yer: Nipomo, California
Fotoğrafçı: Dorothea Lange

Kucağında bebeğiyle düşünceli bir annenin ve ona sarılmış ama arkalarını dönmüş çocuklarının yer aldığı, buram buram yoksulluk, açlık, sefalet, endişe barındıran bu fotoğraf  'Yoksul Bezelye Toplayıcıları' isimli seride yer alsa da daha çok Migrant Mother (Göçmen Ana) ismiyle bilinir. Fotoğrafta gördüğümüz endişeli gözlerle kimbilir neler düşünen kadın o zamanlar 32 yaşında olan, 7 çocuklu,  Florence Thompson isimli bir anneydi. 

1930'larda FSA (Farm Security Administration, Tarım Güvenlik İdaresi) 'Amerika'da kırsal yaşam nasıldır?' sorusuna karşılık olarak bir proje başlatmış ve kırsal yaşamı belgelemeleri amacıyla aralarında Dorothea Lange, Arthur Rodstein, Walker Evans, Theodor Jung, Paul Carter, Jack Delano gibi fotoğrafçıların da olduğu 14 fotoğrafçıyla anlaşmıştı. FSA'nın asıl amacı kırsal yaşamı özendirmekti. Ancak proje hayata geçtiğinde ve 14 fotoğrafçının fotoğrafları ortaya çıkmaya başladığında amaçlanan gayeden çok farklı sonuçlarla karşılaşıldı. 14 fotoğrafçının kırsal kesime yönelttikleri objektiflerinin karşısında yeralan gerçekle onlara anlatılan gerçek çok farklıydı. Amerikan yaşam biçiminde ters giden bir şeyler vardı, Büyük Buhran başlamıştı, etkileri kırsal kesimde feci şekilde hissediliyor, bu etki de fotoğraflarda çok açık şekilde belli oluyordu. Fotoğrafçılar 'çok ileri gittiniz' uyarılarına boyun eğmeyip, kırsal kesimin içinde bulunduğu yoksulluk, acı ve trajediyi en gerçekçi biçimde göstermeye devam ettiler. Fotoğraf tarihinin en büyük ve en önemli projelerinden biri sayılan FSA fotoğrafları 100.000 den fazla fotoğraftan oluşan büyük bir koleksiyondur ve 88.000 adedi Kongre Kitaplığı'nda bulunur.

Bu koleksiyonun en öne çıkan fotoğrafı 'Migrant Mother' dır. (Projenin diğer önemli fotoğraflarını başka bir kayıtta paylaşmayı planlıyorum) Lange'in Bezelye toplayıcısı Göçmen annesi Florence Owens Thompson ve ailesi, yaşanın buhranın en büyük simgesi haline gelmiştir.


1960'ta Lange fotoğrafı hakkında şunları anlatmıştı:

'Aç ve çaresiz anneyi görünce sanki manyetik bir güç ile ona doğru yaklaştım.  Oradaki varlığımı, amacımı, kamerayı neden ona yönelttiğimi nasıl açıkladım hatırlamıyorum ama kadının bana hiç soru sormadığını hatırlıyorum. 5 kare çektim, her seferinde aynı açıdan daha da yaklaşarak. Adını ve geçmişini sormadım. Bana yaşını söyledi, 32 yaşındaydı. Etraftaki tarlalardan topladıkları donmuş sebzelerle ve çocuklarının yakaladığı kuşlarla yaşamlarını sürdürdüklerini anlattı. Yiyecek alabilmek için arabasının tekerleklerini daha yeni satmıştı. Eski püskü yıpranmış bir çadırda ona sarılmış çocuklarıyla oturuyordu. Benim fotoğraflarımın ona yardım edebileceğini düşünerek o da bana yardım etti. Bir bakıma bir eşitlik vardı. '

Lange fotoğrafı, muhtemelen aşağıdakine benzer bir graflex kamera ile geniş formatta (4*5) çekmiştir. Ben de tam bugün fotoğraf makinem ne de büyük, ne de ağır, belim de ağrıdı diye bıdı bıdı yapmıştım, şimdi lafımı geri alıyorum. 



Dorothea Lange'in kısa biyografisi:

1895'in 26 Mayıs'ında New Jersey, Hoboken'de Dorothea Margaretta Nutzhorn adıyla doğan fotoğrafçımız 12 yaşında iken babası evi terkedince, soyadını annesinin kızlık soyadı ile değiştirerek adını Dorothea Lange olarak değiştirdi. Çocukluğunda 7 yaşında çocuk felci geçirdi, ayağında kalıcı bir topallama kaldı. Topallaması hakkında bir keresinde şunları söylemişti:
"beni biçimlendirdi, yönlendirdi, öğretti, yardım etti ve küçük düşürdü. Hiçbir zaman üstesinden gelemedim , onun gücünün ve iktidarının farkındaydım."

New York'ta Columbia Üniversitesi'nde fotoğrafçılık okudu, Photo-Secession grubunun üyelerinden Clarence White'ın yanında yetişti. Üniversiteden sonra New York'ta çeşitli stüdyolarda çalıştıktan sonra, yirmi yaşındayken dünyayı dolaşmaya karar verdi. Gittiği yerlerde fotoğraflarını satarak geçindi. San Francisco'ya vardığında parası tükenmişti. 1918'de oraya yerleşti ve ertesi yıl bir portre stüdyosu açtı. 1920'de ressam Maynard Dixon ile evlendi.

Büyük Bunalım yıllarında kamerasını stüdyodan sokaklara doğrulttu. Sokaklarda dolaşan evsiz barksız, işsiz insanları fotoğraflayarak çalışmalarının boyutlarını genişletti. Bu çalışmalarıyla dikkat çekti ve böylece FSA tarafından görevlendirildi.

1935'de Dixon'dan boşanıp ekonomist Paul Schuster Taylor ile evlendi. Taylor, Lange'e politik ve ekonomik meseleleri öğretmeye başladı. Beraber kırsal sefaleti, çiftçilerin yaşadığı istismarı ve göçmen işçileri belgelediler, Taylor röportajları yapıyor, ekonomik bilgileri derliyor, Lange de fotoğrafları çekiyordu. 1935'den 1939'a kadar çektiği fotoğraflar çeşitli gazetelerde yayınlandı ve büyük ilgi çekti. 1939'da Taylor'ın yazılarından ve Lange'in fotoğraflarından oluşan An American Exodus; A Record of Human Erosion adlı kitap yayımlandı. İki yıl sonra bir Guggenheim bursu kazandıysa da o sıralar Pearl Harbor baskını gerçekleşince burstan vazgeçti ve savaşı görüntülemeye başladı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Life dergisine çeşitli fotoğraf dizileri hazırladı. Aperture dergisinin kurucularından biriydi.

11 Ekim 1965'te, 70 yaşındayken Özefagus kanseri'nden yaşamını kaybetti.











Kaynaklar:
İz Dergisi No:8 2007/2
wikipedia.com

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...