3.8.12

The Walking Dead (Bölüm1: Günler Sonra)

Uzun zamandır hakkında yazmak istediğim bir konu 'The Walking Dead'. Bu maceraya önce dizisini izleyerek başladım, 2. sezonun ortalarında meraklanıp çizgi romanlarını da aldım. Ben aldığımda 7 sayısı vardı, hepsini okumak üzere sabırsızıp set olarak aldım (şimdi 8 ve 9 da çıkmış). Tatilde hepsini okumak gibi bir niyetim vardı. Denizden, kumdan çok bu çizgi romanları hayal ediyordum kafamda tatil kavramı olarak. Gerçekten de öyle oldu. Arkadaşlarım kendilerini kızgın kumlardan serin sulara attıkça ben bulduğum her gölge altında çizgi romanlarımı okudum büyük iştahla. Arkadaşlarım bu yaptığıma hiç anlam veremese de çok ama çok keyifliydi gerçekten. Muhteşem bir tatil oldu benim için.

Şimdi yapabilirsem detaylı bir inceleme yazmak istiyorum bölümler hakkında. Çizgi romanları inceledikten sonra diziyle de karşılaştırmak gerekir. Bunu da yapabilirsem ne mutlu bana, dizinin bir sonraki sezonuna kadar gönlüm ve ruhum huzurlu olarak bekleyebilirim. Benim için distopik olan her türlü eser çok önemli. Bayılırım dünyanın sonunu hayal etmeye. Nasıl olur, ne yaparım diye hayal eder, hep kendimi koyarım kahramanların yerine. Bu yüzden distopik olan her türlü film, roman, çizgi roman çok değerli benim için, hayal gücümü biraz olsun canlandıran yegane şeyler onlar. 

Çizgi romanın yaratıcısı ve yazarı Robert Kirkman. Son derece etkileyici siyah beyaz çizimler ise Tony Moore'a ait. Tonlamaları da Cliff Rathburn yapmış. Türkiye'de çizgi romanının 6 sayısını birleştirdikleri ilk cildi  Marmara Çizgi yayınlamış. Ciltler gerçekten çok kaliteli.  

Yazının bundan sonrası fena halde spoiler içeriyor, çizgiromanı okumayı düşünenler heyecanı kaçırmasınlar derim. 

Bölüm 1: Günler Sonra

Çizgiromanımız çok klişe bir biçimde açılıyor. Serinin kahramanı Polis memuru Rick Grimes, günler sonra bir hastane odasında  komadan uyandığında, çok geçmeden dünyada bir gariplik olduğunu kavrıyor. Zombilerle dolu bir dünyanın içine uyanan Rick Grimes, bu bölümde  kendini ailesini bulmaya adıyor. 

Aman ne klişe desek de serinin yazarı Robert Kirkman önsözde, muhtemelen alacağı tepkilere bir karşılık verebilmek amacıyla derdini açıklıyor:

"Kimseyi korkutmaya çalışmıyorum..... 

Benim için, iyi zombi filmleri bize ne kadar berbat bir surumda olduğumuzu düşündürtür. Bulunduğumuz çevredeki konumumuzu ve ait olduğumuz çevrenin dünyadaki yerini sorgulamamızı sağlar....
Yürüyen Ölüler ile insanların ekstrem durumlar karşısındaki tepkilerini ve bu olayların onları nasıl DEĞİŞTİRDİĞİNİ keşfetmek istedim.......

Tamamen karakter bazlı bir hikaye..... Yürüyen Ölüler'in Rick'in hayatının bir almanağı olmasını istiyorum. Sonradan Rick'e ne olduğunu merak etmeyeceğiz. Bunu göreceğiz."

Gerçekten de, klişe bir giriş yapan Yürüyen Ölüler'in diğer serilerini okumaya devam ettikçe yazara hak verdim. Etraftaki zombilerle bizi korkutmaya çalışan bir çizgi roman değil Yürüyen Ölüler. Zombiler arada sırada çıkarak biraz olsun dinamizm katıyorlar olaya. Geri kalanı daha çok kurtulan bir avuç insanın hayatla mücadeleleri. 

Şimdi 'Günler Sonra' nın konusuna geri dönelim:

Memur Rick Grimes ve Shane küçük bir kasabada polistirler. Bir çatışmada Rick vurulur ve komaya girer,  günler sonra uyandığında çevresinde kimseyi göremez, bir gariplik vardır. Zombilerle karşılaşması uzun sürmez.

Kasabada yaşayan Morgan Jones ve oğlu sayesinde kurtulur. Şehirlerin koruma altına alındığı hakkında bir söylenti vardır. Rick, bu söylenti ile umutlanır,  eşinin ve çocuğunun Atlanta'ya sığınmış olma olasılığı ile ümitlenir ve Atlanta'ya doğru yol alır. Atlanta'da durum hiç açıcı değildir, kırsal kesimden çok daha fazla zombi sürüsü ile karşılaşan Rick'i, Glenn kurtarır.

Onu bir avuç kurtulan insandan oluşma kampına götürür. Kampta eşi Lori, oğlu Carl ve ortağı Shane'i bulur. 



Kampta Orta Asyalı Glenn, Carol ve kızı Sophia, yalnız bir adam Jim, bir karavanı olan yaşlı  Dale ve onun karavanında yaşayan Amy ve Andrea kardeşler, Allen ve Donna çifti ve onların haylaz ikizleri Billy ve Ben vardır. 

Kamptakiler çoktan yeni yaşam tarzına adapte olmuşlardır. (İnsanoğlu ne de çabuk herşeye adapte olabilmekte, gerçekten enteresan) Bayanlar, kampın çamaşır, bulaşık gibi işlerini yüklenmişler, erkekler ava çıkmakta, karın doyuracak birşeyler avlama peşindedirler. Glenn ise pratik ve çabukluğu ile büyük şehirlere girip, malzeme ve erzak bulmaya çalışır.

Shane'in ara ara Rick'e pis pis baktığını görürüz, çok geçmeden anlarız sebebini. Hiç sevemediğim Lori karakteri ile Shane, Rick'in yokluğunda mercimeği çoktan fırına vermişlerdir. Yok efendim Lori çok yalnızmış, yok efendim Shane'in onda hep gözü varmış, zart zurt. Neyse bu gerilimin de etkisiyle ve ilaveten fikir ayrılıkları Shne ve Rick'i birbirine düşürür. Rick kampı taşımayı düşünürken, Shane kalma taraftarıdır. Netekim sonunda Rick haklı çıkar, kamp pek sevgili zombilerimizce basılır ve ilk kayıp gelir: Amy. Jim de  bir ısırıkla saldırıdan nasibini alır.










Ve sonunda Shane, Rick'e patlar, nefretini kustuğu bir sırada tam da onu vurmayı düşünürken, küçük bıcırığımız Carl küçük yaşta katil olur ve şöyle bir Tük filmi repliği ile ilk bölümümüz son bulur:
'Ölü olanları öldürmeye benzemiyormuş babacığım.'
'Hiç benzemez evlat, Asla benzemez.'














Dizi ile Karşılaştırma:

Bir defa bu diziyi izleme sebeplerimden en büyük etken Frank Darabont'a ait. Darabont'un, başta mükemmelliğini İMDB Nr.1 olmakla çoktan kanıtlamış olan 'The Shawshank Redemption' ı olmak üzere tüm yapımlarına bayılırım. Producer ve Director kısmında onun adını görünce pek bir heveslendim izlemek için. Bence oldukça güzel bir uyarlama olmuş dizi. İlk sezonda senaryoda yapılan değişiklikleri çok çok mantıklı buldum. Dizide en beğenmediğim şey oyuncular, o kadar izliyorum hiçbirine ısınamadım. Hatta o küçücük Carl'ı oynayan çocuğu bile sevemedim. Ama çizgiromandaki karakterleri de pek sevemedim, demek ki oyuncu seçimi iyi mi kötü mü anlamadım. İzlediğim en itici oyuncular bu dizide bana kalırsa. 

Rick Atlanta'ya gelene kadar herşey neredeyse birebir aynı çizgiroman ve dizide. Dizide Rick'in tankın içine saklanma olayı çok daha güzel gerçekten. Araya senaristler birsürü ayrıntı ilave konu koymuş. O ayrıntılar sayesinde 6 bölüm çıkarmışlar ilk ciltten. Başı ve sonu aynı ama aralarda bir çok ilave var. Sonda Shane'in ölmesi hariç tabi, dizide Shane 1 sezon daha dayanıyor aslında.  

Jeneriği de çok sevdim:

Karakterler:

Dediğim gibi oyuncuları hiç sevemedim. Onlara alışmaya çalıştım, uğraştım ama olmadı.

Kahramanımız Rick Grimes'ı Andrew Lincoln oynuyor. İyi midir? eh, işte. Hikaye onun karakterindeki gelişimle ilgili olduğundan oyunculuğu pek mühim aslında.

En nefret ettiğim karakter, Lori'yi, en az Lori kadar sevemediğim Sarah Wayne Callies canlandırıyor. Eh be Lori, dünyanın sonu gelmiş,   hem kocanı bırakıp kaçıyosun, üstüne de topu 2-3 haftada onu en yakın arkadaşı ile aldatıyosun, yüzüne bakılacak kadın değilsin de, Rick seni sevmiş bir kere. Dizide az biraz daha sempati katalım diye, Lori'ye Shane'in Rick'in öldüğünü söylemiş olmasını eklemişler, az biraz daha iyi bir eş gibi gözüksün diye.

Çocuk oyuncuları pek severim ama bu Carl'ı ve onu canlandıran Chandler Riggs'i de sevemedim bir türlü. Hikayenin gidişatında Carl'daki değişiklikler mühim aslında. Çocuk yaşta dünyanın bu haliyle yüzleşmek pek fena.

Ve Shane... Eski dost, yeni düşman. Bastırılmış duyguları pörtlemiş,  yeni dünyaya pek kötü adapte olmuş, ego patlaması yaşayan Shane, çizgiromandaki egomanyası çok sürmeyip bölüm 1'de son bulsa da dizide neredeyse 2 sezon varlığını fazlaca gösteriyor. Bence iyi de olmuş, Shane hemen öldürülmeyecek kadar önemli bir karakter. Çizgi romandaki gibi çabuk ve ani gitmemesi iyi olmuş.



Glenn, benim hem çizgiromanda hem de dizide sevebildiğim tek karakter sanırım. Çabukluk ve zekasıyla zombi dolu şehirlere girip çıkan Glenn, topluluğa en faydalı eleman içlerinde. 

Dale ise topluluğun yaşlı amcası. Çizgi romanın pek çapkın yaşlı amcası orada Andrea'yı götürürken, dizide daha oturaklı ve sakin, daha bilmiş gösterilmiş. Hala çizgi romanda varlığını sürdürse de dizide 2.sezonda bize veda edenlerden. Bence ölümü şaşalı, öyle karın deşen bir zombi görmedim ben. O ne güç, o ne kas kuvveti kardeşim, hani bu zombiler zar zor yürüyon yavaş yaratıklardı, ne vakit böyle oldular.

Andrea'daki değişim de hikayenin önemli değişimlerinden. Kardeşi Amy'i kaybettikten sonra hayata direnci sıfıra düşen ve pes etme noktasına gelen Andrea'ya birşeyler olur. Birden grubun en dişli, en dirençli elemanı oluverir. İlerlettiği nişancılığı ile de gruba çok faydası dokunur.   

Amy malum, çizgiromanda ilk bölümün yarısına kadar bile dayanamazken, diziye de en fazla 5 bölüm dayanabilir. İlk zombi saldırısının masum kurbanı olarak belleklerimizde yer eder.











Jim de serinin fazla dayamayanlarından. İlk ısırık da onun nasibidir. Ne yazıkki acılar içinde ayrılır aramızdan. 

Sophia'nın, çizgiromanda henüz pek bir önemi yokken, dizinin en önemli karakterlerinden biri olur. Hele ki 2. sezonumuzun tamamını onu merak ederek geçirdik. Belki bunu sonra konuşmakta fayda var ama kısaca belirtmek gerekirse, ikinci sezonda Sophia'nın arandığı sıkıcı bölümlerden sonraki  ara final bölüm ilaç gibi gelmişti. Çok sevmiştim o bölümü. 

Sophia'nın annesi rolünde izlediğimiz Carol, dizide tek derdi kızıyken, çizgiromanda her gördüğünü öpmeye çalışan bildiğin sapık bir kadın. Grimes ailesine fena halde yapışıyor. Çok itici bir karakter, dizide onu sadece annelik vasfıyla öne çıkararak pek mantıklı hareket etmişler diyebilirim.

Geldik Donna ve Allen çiftine ve onların ikizlerine... Muhtemelen dizide kalabalık edeceklerini düşünüp dizi kadrosuna girememiş bu karakterler.














Hiç yorum yok:

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...