12.12.12

The Next Three Days (2010)

Bloğuma bunca aradan sonra çok daha şaşalı bir yazıyla, detaylı bir inceleme ile dönmek istiyordum. Aklımda bir sürü yazı fikri vardı ama dur şu işi de bitireyim öyle başlıyım, yok şu da bitsin sonra detaylı detaylı yazarım derken, baktım ki sıra gelmiyor, hadi dedim bugün izlediğim şu film hakkında kısa kısa yazayım da, bari bir hareketlenme olsun blog bünyesinde. Kısmet 'The Next Three Days' eymiş.

Şimdi ben bu filmi 6-7 ay önce TV'de ara ara orasından burasından yakalayıp izlediydim, her seferinde şu filmi şöyle başından güzelce izleyim, böyle kopuk kopuk oldu yahu derken, bir türlü izlemek nasip olmadı, öyle bölük pörçük kaldı hafızamda. Nice günler sonra şu Star ekranlarında dönüp dolaşan yeni Tuba Büyüküstün dizisi '20 dakika' fragmanlarını görünce olay bünyede bir merak uyandırdı. Nasıl uyandırmasın, ne çok reklamını yaptılar dizinin. Ne ki bu şunu bulması bu kadar zaman, şunu yapması bu kadar zaman, ama bu 20 dakika dedikleri dedim. Biraz gugullayınca her Türk dizisinde olduğu gibi bunun da orjinal olmadığı, 'the Next Three Days' den uyarlandığını, yine 1.5 saatlik filmi sündüre sündüre bilmem kaç sezon yapacaklarını öğrenmiş oldum. Hazır filmi hatırlamışken, o zaman izleme zamanıdır deyip hemen hüplettim. 

Önce konusundan başlayalım: John ve Lara Brennon çifti, Luke isimli şirin oğulları ile beraber pek özenilesi bir Amerikan ailesidir. Pek mutlu mesut bir kahvaltı tablosu çizerlerken, polisler kapıya dayanır, hem de ne dayanma, Lara'yı cinayetten içeri atarlar. Bir gece önce Lara patronu ile fena bir kavga etmiş, ardından patronu otoparkta ölü bulunmuş, tüm deliller kuşku götürmeyecek şekilde Lara'yı göstermektedir. 3 sene geçer, mahkemelerle, delillerle olacak iş değildir Lara'nın kurtulması. Umutların tükendiği an, Örnek Koca John, herşeyden çok sevdiği eşini hapisten kaçırmaya karar verir. Tam bir aile babası, yumuşak bir üniversite hocası, muhtemelen park cezası bile olmayan iyi vatandaş John, karısı için herşeyi tehlikeyi atabilecek midir? Elinde eşine duyduğu sevgiden, eski aile saadetine duyduğu özlemden başka birşey yoktur. (Benim cümleler de dizi reklamına kaydı sanki, burda son vereyim konu anlatımına o zaman) 

Küçük bir oğlum olduğundan olsa gerek, böyle çocuğundan ayrı kalmak zorunda kalan anne hikayeleri beni çok etkiliyor ne yalan söyliyim. (Hatta böyle filmlerin listesini yapıcam yakında) Anne oğulun gözüktüğü her sahnede içim parçalanıyor, gözyaşlarım özgürlüklüklerini ilan edip kendilerini dış dünyaya bırakıyorlar akın halinde. Bu filmden etkilenmemin bir nedeni bu iken diğer nedeni de her evlilik öncesi her koca adayına ders olarak öğretilmesi gereken Örnek Koca John oldu. Len Lara ne de şanslı kadınmışsın, bir de bu kadar fedakarlığa rağmen her bulduğun fırsatta intihar etmeye kalkıştın ya, gözümden ara ara düştün, ama senin de içinde bulunduğun zor durumu düşününce hemen affettim. Filmi izlerken tek bir soru vardı kafamda, 'acabaaa' dedim, 'acabaa benim koca da aynı durumda beni kaçırır mıydı?'. Sordum hemen film bitince bizzat kendisine, 'Suçluysan kurtarmam cezanı çekersin' dedi. 'aahhh ahhh dedim Örnek Koca John bir kere bile sormadı kıza 'sen mi öldürdün diye, senin dediğine bak...'' 

Örnek Koca John'u, benim başlarda pek soğuk bulduğum ama zamanla çok çok sevdiğim Russell Crowe oynamış, o oynarken rolden şöyle cuk sesi geliyor resmen, cuk diye oturmuş rolüne. Karısına durmadan yaşlı gözlerle şefkatli şefkatli bakıyor ya, insanın içi eriyor resmen. Çok beğendim ben çok. 
Şanslı karı Lara'yı da, çok sevdiğim, çok da sempatik bulduğum Elisabeth Banks oynuyor. Fena oynamıyor da azıcık genç, çiroz kalmış sanki. 




İki oyuncu, bir kaç yerde karşılıklı döktürüyorlar. Ben o iki sahneyi çok sevdim, ikisinden de çok etkilendim.  İki sahne de, hapishanede telefonlu görüşmede geçiyordu:
Sahneleri filmden keseyim dedim, beceremedim, youtube'den araklıyorum:
İlk sahne, Lara'nın mahkemenin tam olarak sonuçlandığını, artık hapisten kurtulma şansı kalmadığını öğrendiği an:


İkinci sahnede, Lara, John'a 'daha bir kere bile bana cinayeti benim işleyip işlemediğimi sormadın, ya ben yaptıysam' diye soruyor (Nanköörrr) Neyse ardından John hapishaneye gelip neden ona inandığını anlatıyor yine şefkatli, yaşlı gözlere (canım benim):

  

Sıra geldi yönetmenimize. Kendisi daha çok Crash'in senaristi ve yönetmeni olarak bilinip Oscarcıkları götürürken, aslında birsürü de senaryo yazmış, bunlardan başlıcaları: Million Dollar Baby, Casino Royale, Letters to Iwo Jima, Quantum of Solace. 

Crash ile baya ses getirmiş, ama Crash'i yaparken kalbi dayanmamış, filmi yönetirken kalp krizi geçirmiş. Eee tabi kalp krizinden sonra heralde o kadar ağır film yapmayayım bünyeme ağır geliyor diyerek, bizim romantik ama bir o kadar akıcı,  hoşça seyirlik ama bir o kadar iddiasız kaçış filmimizi yapmış.

Kimbilir bizimkiler bu kadar akıcı bir filmi bilmem kaç sezona bölük pörçük yayınca ne olur, nice olur hali. Görücez bakalım... 

Hiç yorum yok:

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...