18.1.11

Dexter

Ben Dexter'a nasıl kayıtsız kaldım bunca sene, hiç anlamadım. İçimde hep bir izleme isteği olsa da birtürlü başlayamamıştım. İzleyecek şeyler bittiğinde, artık sırasıdır dedim ve başladım ilk sezondan. Neredeyse 3 haftadır herbiri 12 bölümlük 5 sezonu hiç ara vermeden hüplettim. Bulabildiğim her boş vakitte (ki boş vakit kavramı 1.5 yaşında çocuğu olan biri için çok değerli bir kavram) ilk işim izleyebildiğim kadar Dexter izlemek oldu. Koptum 3 haftadır hayattan, aklımdaki tek şey birkaç bölüm daha hüpletebilmekti. Her ne kadar arsızca bölüm ardına bölüm izlesem de bitmesini hiç istemedim, o yüzden ardında başka bölüm olmayacağını bildiğim son sezonu izlemek çok keyifli olduğu kadar çok da zor oldu. Nedense çok yakın hissettim kendime Dexter'ı,  yoksa benim de içimde karanlık bir taraf mı var diye endişelendim de aynı zamanda, ama sonra dizinin milyonlarca fanatik izleyicisi olduğunu düşününce normal birşey olduğuna karar verdim.

Kurbanlarını vahşice öldürüp, vahşice parçalayan, ardında hiç bir kanıt bırakmadan normal hayatına devam eden bir seri katili nasıl sevebilirsiniz bu kadar? Söz konusu Dexter olduğunda, o seri katili bırakın sevmeyi, fanatiği oluyorsunuz ve her bölümde yakalanmaması için dua ediyorsunuz. En son bu hissi Patricia Highsmith romanlarında yakalamıştım. Dexter'ın bu kadar sevilmesinin asıl nedeni içindeki öldürme isteğini, çoğu seri katil olan diğer kötü adamları öldürerek gidermesi. Dolayısıyla öldürdüğü ve vahşice parçalayıp cesedini denize attığı adamlar için bir gram üzülmüyor insan, hatta aferin be Dexter, ben olsam ben de yapardım diyesi geliyor insanın. Ama Dexter bu halinden pek bir şikayetçi, hergün normal duyguları olan normal bir insan gibi davranmak, gününün çoğunda rol yapmak bir süre sonra ona çok ağır geliyor ve her sezonda bu ağırlığı hafifletmek için bir çıkar yol arıyor. Bu kimi sezonda bir yoldaş, kimisinde bir sevgili oluyor ama hiçbiri kalıcı olamıyor ve yoluna hep yalnız devam etmek zorunda kalan bir süper kahramanı andırıyor.

Ben ilk sezonu izlerken içimden sanki epik ve modern bir süper kahraman dizisi izliyormuşum gibi gelmişti. Nitekim 2.sezonda Dexter'ın cinayetlerinden esinlenen bir adam onun 'Dark Defender' isimli bir çizgiromanını yapmıştı. Gerçek kimliğini gizlemesi, insanların arasında farklı davranması, ve gizli hayatında kötü adamları haklaması ile tam bir çizgi roman süper kahramanı Dexter bana göre. Bildiğimiz süper kahramanlar düşmanlarını ne olursa olsun öldürmemeye çalışsalar da Dexter'ın vahşi yöntemleri bazen rahatsız edici bile olsa içimizde saklı olan adalet isteğini bizzat yerine getirdiği için kolayca bağrımıza basabiliyoruz Dexter'ı. Adalet kavramı çok acayip, çok kaygan bir kavram. Diziyi izledikçe daha da kayganlaştı bu kavram gözümde.

Dexter'ı sevdiren diğer unsur onu canlandıran Micheal C.Hall. Zamanında Six Feet Under'da canlandırdığı eşcinsel kardeş David Fisher ile gönlümde taht kuran bu adam, Dexter'da iyice kendine aşarak adeta rolüyle bütünleşiyor. Bu rolde ondan başkasını düşünemiyorum. Bu derece mimiklerini iyi kullanan, anlık geçişlerle yüz ifadesini değiştiren, tüm hissettiklerini yüzünden okutabilen bir adam görmedim ben. Son sezonun final bölümünün son sahnesi de bunu kanıtlar bence. O bir dakikalık sürede iyice yüzüne odaklanmış kameradan hissettim sanki tüm acısını, tüm kederini. Ne kadar iyi olduğunu kanıtlayan unsurlardan biri olarak, her Dexter sezonu için Golden Globe en iyi erkek oyuncu adaylığı olması ve 2009 da ödülü evine götürmesi de sayılabilir.

Diğer oyunculara gelince, Dexter'ın ağzı bozuk ama hırslı bir dedektif olan kardeşi Debra Morgan'ı oynayan Jennifer Carpenter başarılı mı rolünde pek bilemiyorum doğrusu, bir türlü karar veremedim ama ne yalan söyleyim, ben çok ısındım bu kıza. Gerçek hayatta 2008 yılında evlenip bu sene boşanacaklarını açıklayan ikili dizide abi kardeş olarak çok iyi bir uyum sergiliyorlar. Çift evlendikten sonra Micheal C. Hall lenf kanserine yakalanmıştı ama beraberlerken kanseri yenmeyi başardı, ardından boşanma haberi geldi.




Dizide Dexter'dan sonra en sevdiğim karakter Angel Batista, bence en az dizideki karakteri kadar iyi bir insan olan David Zayas tarafından canlandırılıyor. David Zayas, bu karakteri öylesine sevimli ve sempatik bir hale getiriyorki, şuracıkta görsem boynuna atlarım hemen. Angel tam tamına sahip olabileceğiniz en iyi dost'un karaktere bürünmüş hali. Zaten bunu Dexter da Debra da bazı bölümlerde belli ediyorlar. Sadece 4. ve 5. sezonda Angel gönlünü hiç sevmediğim birine (Spoiler olmasın diye adını vermeyeyim) kaptırdığı için çok üzülsem de 'gönül bu ota da konar boka da' diyerek bu kusrunu affediyorum Angel'cım. Ama tez zamanda doğru yolu bulmanı ümit etmiyor değilim. 


Dexter'ın laboratuvardaki ortağı Vince Masuka'yı da C.S. Lee canlandırıyor. Vince Masuka, hafiften sapık ruhlu, bel altı esprileri ağzından düşürmeyen, buna rağmen sevimli olmayı başaran bir karakter. Her suç mahallinde yapacağı espriyi merakla bekliyor, çok da gülüyorum doğrusu. İşte bu sağdaki kadından nefret ediyorum. Tüm ekibin başı olan Cadı mı cadı Teğmen Laguerta'yı Lauren Velez canlandırıyor. Kimi zaman sempatik hareketler yapsa da genel olarak benim sinirlerimi yerinden oynatıyor. Bu kadar uyuz olduğuma göre Lauren Velez rolünde iyi iş çıkarıyor sanırım.
Devam edecek....

Hiç yorum yok:

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...