23.10.14

The Maze Runner (2014) - Labirent:Ölümcül Kaçış

2 çocuklu olmak gerçekten çok zor bir şeymiş. Film izleyemeden, kitap okuyamadan, fotoğraf bakmadan duramam sanmıştım, çok yanılmışım, aylardır aklıma bile gelmiyorlar. Şikayetçi miyim, değilim tabiki, dünyanın en güzel iki şeyi içeride mışıl mışıl uyuyor.  
Neyse yavaş yavaş normal hayatıma geri dönebiliyor gibiyim. Herşey daha bir düzene giriyor gibi. Eskiden zevk aldığım şeyleri biraz biraz yapabilmeye başladım. Sinemaya gidebilmek, bir kitabı bitirebilmek ne büyük lüksmüş aslında, farkında değilmişim. 
Bloğa hareketlilik getirmek adına, artık izlediğim okuduğum şeyleri delicesine araştırmadan, birkaç cümle bile olsa yazmak istiyorum. Çünkü araştırayım, edeyim de öyle yazayım derken hafızamdan bile gidiyor izlediğim ya da okuduğum şeyler. Bir de fotoğraf olayı iyice paslandı bende, o kısmı da aktif hale getireceğim, çok şahane kitaplar aldım, yeni yeni fotoğrafçılar tanıdım.
Uzun aradan sonra gidebildiğim ilk film 'Pek Yakında' oldu ama nedense onun hakkında yazacak kapasiteyi kendimde göremedim. İkinci film ise David Fincher'dan 'Gone Girl' olacak diye çok sevinirken saatler uymayınca mecburen 'The Maze Runner' oldu.

Fragmandan anladığımız kadarıyla bir ergen filmi ile karşı karşıyaydık, neyse ergenliğimize geri döneriz , kendimizi genç hissederiz dedik ve filme girdik. Beklentiler çok düşük tutulunca hayal kırıklığı da az oluyor. Açlık oyunları'nın bir nevi erkek versiyonu olan film, bir buçuk saat boyunca heyecanı ve aksiyonu dinamik tutunca bir kova mısır eşliğinde izlenebilir bir film oluyor.

Filmin konusunu özetlersek:

Thomas yukarıya doğru hızla hareket eden bir asansörün içinde uyanır. Asansör durduğunda ve kapıları açıldığında kendi yaşlarında bir çok genç çocuk görür. Hiçbir şey hatırlayamamaktadır adından başka. diğer çocuklar da öyle. Bulundukları ortam devasa duvarlarla çevrilmiştir ve duvarların ötesinde devasa bir labirent vardır ve labirentin içinde türlü türlü tehlikeler. Her sabah labirentin kapısı açılıp her akşam kapanır. Her 30 günde bir yeni bir çocuk asansörle yukarı gelmektedir. Thomas'ın ardından bir hafta sonra 'Teresa' isimli bir kız yukarı geldiğinde işler iyice karmaşık hale gelmiş durumdadır ve gençler bu gizem perdesini aralamaya kararlıdır. 

Filmi önceden daha çok görsel efekt alanındaki çalışmalarıyla bilinen Wes Ball yönetmiş, senaryosunu da yazmış aynı zamanda. 
Film, James Dashner'ın aynı isimli üçlemesinin ilkinden beyaz perdeye aktarılmış. Kitabı okumadım ama galiba son zamanlarda pek moda olduğu üzere James Dashner da tipik klişelerin hepsini biraraya toplayıp bir gençlik kitabı yazmış. Bu çok tutan formülde mutlaka şunlar olmalı, dozları iyi ayarlanınca bestsellerlar meydana çıkıyor:

1. Bir grup genç ve kahraman: kahraman genç, karizmatik, yakışıklı veya güzel, meraklı, akıllı olacak. diğerlerinden farklı olacak. The One olacak. Kızlar, erkekler ona hayran olacak. Diğerlerini o kurtaracak, ne yaparsa doğru olacak. (Thomas)
2.Kahramanın Düşmanı: en başından itibaren kahramanımıza düşman bir genç daha olacak. Onu alt etmeye çalışacak, kuyusunu kazacak, biraz aptal olacak, kötü bakışlı, annelerin istemediği türden bir çocuk olacak. (Gally)
3.Sevimli tip: Kahramanımızı da çok seven, onu bir abla, abi gibi bağrına basan, sevgi dolu sevimli bir tip olmalı mutlaka. Bu filmdeki gibi ufak, tombik ama çok sevimli olursa çok etkili olur. (Chuck)
4.Sevgili tip: Kahramanın zıt cinsinde, o da pek güzel ya da yakışıklı olmalı. Kahramana çok yakışmalı. (Teresa)
5.Bilinmezlik: Ne olduğu bilinmeyen distopik ortamlar yaratılmalı. Bir şeyler merak edilmeli. bu gençler bu bilinmezi bulmalı. (Labirent ve ötesi)
6.The Lord of the Flies: Gençler ne olduğunu bulmaya çalışırken çatışmalı, kavga etmeli, fikir ayrılıkları çıkmalı, birbirlerine düşman olmalı. 
7. Kötü büyükler: Gerçek hayatta da, filmlerde de, kitaplarda da bu gençlerin başına ne gelirse büyüklerin başının altından çıkmalı. Çocukları bu karmaşaya onlar sürüklemeli. Kahrolsun büyükler!
8. Biraz Lost, Biraz survivor, Biraz the Village, Biraz Truman Show: Lost'taki gibi doğal ama bilinmeyen ortam, Survivor'daki gibi hayatta kalma mücadelesi, The Village'daki gibi dışarıda ne olduğu bilinmeyen sınırlı yaşama alanı, Truman Show'daki gibi dışarıdan gözetlenme... evet, hepsi bir arada iş götürür.   

Biraz da güzel şeylerden bahsedelim. Başroldeki Dylan O'Brien, The Wolf'dan tanınıyormuş. Bir an bizim İsmail Hacıoğlu oynuyor sandım başrolde:) daha önce bu gencimizi görmeme rağmen, gelecek vaadeden birine benziyor. 20 sene önce izlesem kesin hayran olurdum bu çocuğa ben.





Filmdeki en güzel şey, Game Of Thrones'dan Jojen Reed olarak tanıdığımız Thomas Brodie Sangster.Çok seviyorum bu çocuğu ben, bir de benim büyük oğlanın sarışın haline benzettik, izlemeye doyamadık. 

Filmin ilk yarısındaki grup çatışmalarını sevdim ben, çocukların kurdukları düzenin Thomas'ın gelmesiyle bozulmasını, akıllarının karışmasını, kiminin merakına yenik düşüp Thomas'ın tarafını tutmasını kiminin düzenin bozulmasından korktuğu için Gally'nin tarafını tutmasını. Film oralarda keyif verdi. Hatta nerden geldiklerini ve nereye gideceklerini bilmedikleri için ortam bir nevi dünyaya, hayata atıf yapıyor gibi gelmişti. Sonra işin içine aksiyon girdi, felsefe gitti. 

Herşeye rağmen yine de bu ortalama üstü gençlik filmi, özellikle genç arkadaşlara tavsiye olunur. Ben kitabını okumaya gayret etmeyip devam filmlerini göz ucuyla izlemeye devam edeceğim. 

Hiç yorum yok:

Susan Sontag - Başkalarının Acısına Bakmak (I. ve II. Bölüm)

Tam da bugünlerde okunması gereken bir kitap. Sadece fotoğrafın felsefesi ile ilgili bir başyapıt sayıldığı için değil, ülkemizin doğusu...